7. BÖLÜM
"Ben ölseydim, o belki ağlardı. Ama o ağlasaydı, ben ölürdüm."
-Özdemir Asaf-
𝟏 𝐆Ü𝐍 Ö𝐍𝐂𝐄
Ömer eve dönmek için yürüyordu.
Sokak her zamankinden daha sessizdi.
Etrafına baktı.
Tam o sırada arkasından bir ses geldi.
Çok hafifti.
Bir ayak sesi.
Ömer yürümeye devam etti.
Bir süre sonra aynı ses tekrar duyuldu.
Bu kez daha yakından.
Ömer durdu.
Ses kesildi.
Yavaşça arkasını döndü.
Sokak bomboştu.
Sadece uzaktaki bir sokak lambası yanıp sönüyordu.
Ömer kaşlarını çattı.
“Kim var?”
Cevap yoktu.
Telefonunu çıkardı.
Ekranı açtığı anda bilinmeyen bir numaradan mesaj geldi.
“Yürümeye devam et.”
Ömer'in yüzündeki ifade değişti.
Başını kaldırıp etrafına baktı.
Kimse görünmüyordu.
Bir mesaj daha geldi.
“Arkanda kimse yok.”
Ömer birkaç saniye boyunca ekrana baktı.
Sonra yavaşça arkasına döndü.
Gerçekten kimse yoktu.
Telefonunu tekrar çıkardı.
Ekranda Kumsal'ın adı vardı.
Mesaj yazmaya başladı.
“Sana anlatmam gereken bir şey var.”
Bir süre ekrana baktı.
Sonra mesajı silip telefonu cebine koydu.
Bunu mesajla anlatamazdı.
Etrafındaki sokak lambalarından biri birkaç kez yanıp söndü.
Ömer durdu.
Başını kaldırıp lambaya baktı.
Tam o sırada arkasından bir araba yavaşça geçti.
Ömer dönüp araca baktı.
Siyah bir araçtı.
Plakasını göremedi.
Araç köşeyi dönüp gözden kayboldu.
Ömer derin bir nefes aldı.
“Tamam... sakin ol.”
Yürümeye devam etti.
Fakat birkaç metre sonra telefonunun ekranı yeniden yandı.
Bilinmeyen bir numaradan mesaj gelmişti.
“Bizi fark ettiğini biliyoruz.”
Ömer'in yüzündeki ifade değişti.
Bir sonraki mesaj geldi.
“Koşma.”
Ömer olduğu yerde kaldı.
Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Başını kaldırıp sokağın iki tarafına baktı.
Kimse yoktu.
Telefonunu sıkıca tuttu.
Sonra üçüncü mesaj geldi.
“Çünkü nereye gidersen git seni bulacağız.”
Ömer telefonu hemen kapattı.
Bu kez yürümek yerine koşmaya başladı.
Sokağın sonuna geldiğinde arkasından bir araba sesi duyuldu.
Farlar doğrudan üzerine geldi.
Ömer gözlerini kısmak zorunda kaldı.
Araba birkaç metre önünde durdu.
Kapı açılmadı.
Motor çalışmaya devam ediyordu.
Ömer geriye doğru bir adım attı.
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Bir saniye...
İki saniye...
Sonra aracın arka kapısı açıldı.
Ömer dönüp kaçmaya çalıştı.
Fakat sokağın diğer ucunda başka bir araç durdu.
Ömer iki aracın arasında kaldığını fark ettiğinde nefesi kesildi.
Etrafına baktı.
Kaçacak bir yer yoktu.
Telefonunu çıkardı.
Kumsal'ın numarasını buldu.
Tam arama tuşuna basacakken arkasından bir ses duyuldu.
“Telefonunu bırak, Ömer.”
Ömer yavaşça arkasını döndü.
Yüzünü seçemediği biri birkaç metre uzağında duruyordu.
“Sen kimsin?”
Cevap yoktu.
Ömer bir adım geri çekildi.
“Benden ne istiyorsunuz?”
Karşısındaki kişi sakin bir sesle konuştu.
“Seninle konuşmamız gereken bazı şeyler var.”
“Ben sizinle hiçbir yere gelmiyorum.”
Ömer arkasını dönüp koşmaya çalıştı.
Ama birkaç adım sonra durmak zorunda kaldı.
Önünde biri daha vardı.
Ömer'in nefesi hızlandı.
İki kişiye baktı.
Sonra tekrar telefonuna uzandı.
Tam o anda telefonu elinden düştü.
Ekran yere çarptığında çatladı.
Ekranda hâlâ tek bir isim görünüyordu:
Kumsal
Ömer telefona baktı.
Sonra karşısındaki kişiye.
“Beni bulurlar.”
Adam birkaç saniye sustu.
“Kim?”
Ömer cevap vermedi.
Çünkü artık kimseye güvenmediğini anlamıştı.
Adam bir adım yaklaştı.
“Ömer... annenle ilgili gerçeği öğrenmek istiyorsan bizimle geleceksin.”
Ömer'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Annemle ilgili gerçekleri aradığımı nereden biliyorsun?”
Adam cevap vermedi.
Sadece arkasındaki araca baktı.
Ömer'in gözlerinde korkudan çok öfke belirdi.
“Leyla hakkında ne biliyorsunuz?”
Adam sessiz kaldı.
Ömer bir anda geriye doğru koştu.
Sokağın karanlığına doğru birkaç adım attı.
Arkasından gelen sesleri duydu.
“Ömer!”
Ömer koşmaya devam etti.
Fakat arkasından koşan adamlardan biri ona yetişip kolundan sertçe kavradı.
Ömer bütün gücüyle kendini kurtarmaya çalıştı.
“Bırak beni!”
Adam onu kendine doğru çekti.
Ömer diğer eliyle adamı itmeye çalıştı. Birkaç saniye boyunca bütün gücüyle direndi. Fakat karşısındaki kişi onu bırakmıyordu.
“Bırak dedim!”
İkinci adam da yanlarına ulaştı.
Ömer geriye doğru çekildi.
“Beni nereye götürüyorsunuz?”
Kimse cevap vermedi.
Ömer bir kez daha kurtulmaya çalıştı ama başarısız oldu. Adamlar onu sokağın başında bekleyen siyah araca doğru götürdüler.
“Hayır!”
Ömer ayaklarını yere bastırdı.
“Bırakın beni!”
Araçtan biri indi ve arka kapıyı açtı.
Ömer son bir kez çevresine baktı.
Sokak hâlâ bomboştu.
Telefonu birkaç metre ötede, çatlamış ekranıyla yerde duruyordu.
Ekranda hâlâ aynı isim görünüyordu:
Kumsal
Ömer'in gözleri telefona takıldı.
“Kumsal…”
Sonra adamlar onu araca bindirdi.
Kapı kapandığı anda dışarıdaki sokak sesleri bir anda kesildi.
Ömer karanlık aracın içinde nefesini toparlamaya çalıştı.
“Beni nereye götürüyorsunuz?”
Ön koltuktaki adam arkasına bile bakmadı.
“Birazdan öğrenirsin.”
Ömer kapıya yönelip çıkmaya çalıştı.
Fakat araç çoktan hareket etmişti.
Adamlar onun yeniden kaçmasını engellemek için ellerini ve ayaklarını bağladılar.
Ömer çaresizce etrafına baktı.
“Bunu yaptığınıza pişman olacaksınız.”
Kimse cevap vermedi.
Aracın motor sesi yükseldi.
Ömer başını cama çevirdi.
Sokak lambaları birer birer geride kalıyordu.
Ömer karşısındaki adamlara baktı.
“Beni nereye götürüyorsunuz?”
Cevap yoktu.
“Cevap verin!”
"Beni neden kaçırdınız?”
Karşısındaki adamlardan biri yavaşça başını kaldırdı.
“Çünkü sen gerçeğe fazla yaklaştın.”
Ömer'in yüzündeki ifade değişti.
“Ne demek istiyorsun?”
Adam cevap vermedi.
Ömer'in aklına Leyla geldi.
Annesinin ölümü.
Son haftalarda araştırdığı dosyalar.
Bulduğu eski kayıtlar.
Karşısındaki adam yalnızca saatine baktı.
Ömer'in kaşları çatıldı.
“Ne bekliyorsunuz?”
Adam başını kaldırdı.
“Birazdan anlayacaksın.”
Ömer'in içini kötü bir his kapladı.
Tam o sırada yanındaki adam hareket etti.
Elindeki küçük iğneyi görünce Ömer'in gözleri büyüdü.
“Hayır.”
Kendini geriye çekmeye çalıştı.
“Bana yaklaşma!”
Bağlı elleri yüzünden kendini koruyamıyordu.
Adam onu tutmaya çalışınca Ömer bütün gücüyle direndi.
“Bırak beni!”
Araç bir anlığına hareketin etkisiyle sarsıldı.
Ömer kurtulmaya çalıştı.
“Ne yapıyorsunuz?!”
Kısa bir mücadeleden sonra iğnenin yapıldığını hissetti.
Ömer birkaç saniye boyunca olduğu yerde kaldı.
Gözlerini karşısındaki adamlardan ayırmadı.
“Bana ne yaptığınızı bilmiyorum ama—”
Cümlesi yarıda kaldı.
Görüşü bulanıklaşmaya başladı.
Ömer başını salladı.
“Hayır…”
Gözlerini kırpıştırdı.
Karanlık camdaki yansımasına baktı.
Yüzü giderek silikleşiyordu.
“Ben… uyumayacağım.”
Uyanık kal.
Uyanık kal, Ömer.
Kendini ayık tutmaya çalıştı.
Kumsal'ın yüzü gözlerinin önüne geldi.
Telefon bulmalı.
Bir şekilde haber vermeliyim.
Başını kaldırdı.
“Beni dinleyin…”
Sesi artık çok daha zayıftı.
“Ömer.”
Karanlıktan gelen ses sakindi.
“Artık direnme.”
Ömer son bir kez bağlı ellerini hareket ettirdi.
“Hayır…”
Gözleri kapanmak üzereydi.
“Kumsal…”
Kelime dudaklarından güçlükle çıktı.
Sonra başı yavaşça koltuğa düştü.
Gözleri kapandı.
Araçta birkaç saniye sessizlik oldu.
Adamlardan biri Ömer'e baktı.
“Uyudu.”
Diğeri camdan dışarı bakarak konuştu:
“İyi gideceğimiz yere kadar böyle kalsın.”
Araç karanlık yolda ilerlemeye devam etti.
Şehrin ışıkları birer birer geride kaldı.
Ömer'in bilinci tamamen karanlığa gömülürken zihninde kalan son şey yine aynı isimdi.
Kumsal.
-💙-
Aradan yaklaşık bir buçuk saat geçmişti
Ömer'in bilinci tamamen kapalıydı.
Motorun düzenli sesi, aracın zaman zaman sarsılması ve dışarıdan gelen belirsiz uğultular birbirine karışıyordu.
Sonunda araç yavaşladı.
Lastiklerin asfalt yerine farklı bir zeminde ilerlediği hissedildi. Birkaç saniye sonra araç tamamen durdu.
Motor sustu.
Arka kapı açıldı.
İçeriye soğuk hava doldu.
Adamlardan biri eğilip Ömer'i kontrol etti.
“Hâlâ kendinde değil.”
“Dikkatli bir şekilde İndirelim.”
Ömer'in bilinci yavaş yavaş geri dönmeye başlamıştı.
Önce sesleri duydu.
Sonra şakaklarına batan ağrıyı fark etti.
Gözlerini açmaya çalıştı ama görüntüler birkaç saniye boyunca bulanık kaldı.
Nerede olduğunu anlayamıyordu.
Bir kapının açıldığını duydu.
Ardından ayak sesleri...
Ömer başını hafifçe kaldırdı.
Birileri onu araçtan çıkarmıştı.
Gözleri çevreyi seçmeye başladığında karanlık bir yapının içinde olduğunu fark etti.
Duvarlar eskiydi.
Tavanın bir köşesinde zayıf bir ışık yanıyordu.
Ömer ne kadar süre baygın kaldığını bilmiyordu.
Sonra ellerini hareket ettirmeye çalıştı.
Bağlı olduğunu hatırladı.
Nefesi hızlandı.
Etrafına baktı.
“Burası neresi?”
Cevap gelmedi.
Onu içeri getiren adamlardan biri kapıya yöneldi.
Ömer arkasından seslendi.
“Bekleyin!”
Adam durdu ama dönmedi.
“Beni neden buraya getirdiniz?”
Sessizlik.
“Annem hakkında ne biliyorsunuz?”
Adam birkaç saniye hareketsiz kaldı.
Sonra yalnızca şunu söyledi:
“Gerçeği öğrenmek istiyorsan sabret.”
Kapı kapandı.
Ömer odada yalnız kaldı.
Bir süre hiçbir şey yapmadan etrafı dinledi.
Sonra koridorun diğer tarafından konuşma sesleri geldi.
İlk başta kelimeleri seçemiyordu.
Ömer başını kaldırdı.
Sesler gittikçe yaklaşıyordu.
“Dosyayı hâlâ bulamadık.”
“Bulmamız gerekiyor.”
“Peki ya Kumsal?”
Ömer'in gözleri bir anda açıldı.
Kalbi hızlandı.
Konuşanları daha dikkatli dinlemeye başladı.
Diğer adamın sesi duyuldu.
“Onun bu işe karışmasını istemiyoruz.”
"Yoksa bedeli onun için ağır mı olur?"
"Aynen öyle."
Ömer olduğu yerde donup kaldı.
Kumsal.
Adını burada duymayı beklemiyordu.
Koridordaki sesler yeniden uzaklaşmaya başladı.
Ömer bütün dikkatini kapıya verdi.
“Kumsal…”
İlk kez korkusunun yerini başka bir şey aldı.
Endişe.
Çünkü artık meselenin yalnızca kendisiyle ilgili olmadığını biliyordu.
Kumsal da tehlikedeydi.
Ömer gözlerini kapatıp derin bir nefes almaya çalıştı.
Sonra zihninde tek bir düşünce belirdi:
Onu buraya getirenler, Kumsal'ın adını nereden biliyordu?
Ve daha önemlisi...
Kumsal'a ne yapmayı planlıyorlardı?
-💙-
𝐆Ü𝐍Ü𝐌Ü𝐙
Yaklaşık yedi buçuk saat süren yolculuğun ardından otobüs Antalya Otogarı'na girmişti.
Camdan dışarı baktım.
Güneş çoktan doğmuş, şehrin üzerine sabahın ilk ışıkları düşmeye başlamıştı. Ailemi kısa bir süreliğine yaşadığım psikolojik negatifliklerden arınmak üzere akdenizin sıcak ve sakin havasını almak istediğimi bahane ettiğim zaman tereddüt etmeden kabul etmişlerdi. Çünkü zor zamanlardan geçtiğimi gayet iyi biliyorlardı. Otobüs terminale doğru ilerlerken Çantamı hazırlamaya başladım. Bir an duraksadım elimi çantamı içine attım.Ömer'in mektubunu bir kez daha yokladım.Yol boyunca defalarca okuduğum mektup hâlâ oradaydı.
O sırada Otobüs tamamen durdu.
Hemen ayağa kalktım ve koridora çıktım.
Birkaç dakika sonra otobüsten inmiştim.
İner inmez Antalya'nın sıcak havası yüzüme çarptı.
Etrafındaki insanlara baktım.
Kimseyi tanımıyordum.
Telefonumu çıkardı ve Ömer'i aradım.
Telefon birkaç saniye çaldı.
Sonra arama kendiliğinden sonlandı.
Ekrana çaresiz bir şeklide baktım.
“Lütfen aç şu telefonu…”
Telefonu cebime koydum.
Bir süre terminalin çıkışında öylece durdum. İzmir’den buraya kadar gelirken aklımda tek bir şey vardı: Ömer’i bulmak.
Şimdi ise onun kaybolduğu şehirdeydim.
Çantamı omzuma aldım ve terminalden dışarı çıktım. Tam kaldırıma adımımı attığım sırada telefonum titredi.
Ekrana baktım.
Bilinmeyen bir numara.
Birkaç saniye boyunca ekrana öylece baktım. İçimde garip bir huzursuzluk vardı. Yine de aramayı açtım.
“Efendim?”
Karşı taraftan kısa bir sessizlik geldi.
Sonra tanımadığım bir erkek sesi duyuldu.
“Antalya’ya hoş geldin, Kumsal.”
Yüzümdeki ifade bir anda değişti.
“Sen kimsin?”
Cevap vermedi.
Sadece sakin bir ses tonuyla son bir cümle söyledi:
“Ömer’i bulmak istiyorsan, yalnız gel.”
Ardından telefon kapandı.
Telefonu yavaşça kulağımdan indirdim.
Etrafıma baktım.
Terminal kalabalıktı. İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, valizlerini taşıyor, telefonlarıyla konuşuyordu. Herkes kendi dünyasındaydı.
Ama ben artık öyle hissedemiyordum.
İzlendiğimi hissediyordum.
Elimi çantama götürdüm. Parmaklarım Ömer’in mektubuna dokundu.
Mektubun üzerinde birkaç saniye öylece kaldım.
O ana kadar bu yolculuğun tek amacının Ömer ’i bulmak olduğunu düşünmüştüm.
Ama artık emindim.
Bu yolculuk yalnızca Ömer’i bulmakla ilgili değildi.
Birileri benim Antalya’ya geleceğimi biliyordu.
Ve belli ki Ömer’in kaybolmasıyla benim buraya gelişim arasında, henüz bilmediğim bir bağ vardı.
-💙-
Gözlerimi açtığımda başım hâlâ ağrıyordu.
Nerede olduğumu anlamam birkaç saniye sürdü.
Karanlık bir odadaydım.
Ellerim hâlâ bağlıydı.
Sandalyede oturmaktan sırtım tutulmuştu.
Dün geceden beri buradaydım.
Ne kadar uyuduğumu bilmiyordum.
Belki bir saat.
Belki beş.
Burada zaman diye bir şey yoktu.
Sadece kapının açılıp kapanmasını bekliyordum.
Çünkü her kapı sesi, buradan çıkabileceğim anlamına gelebilirdi.
Ama aynı zamanda başıma daha kötü bir şey geleceği anlamına da.
Başımı kaldırdım.
Karşımdaki duvara baktım.
Aklımda tek bir kişi vardı.
Kumsal.
Dün gece beni götürürlerken onun adını söylemiştim.
Beni duymuşlar mıydı?
Biliyorlar mıydı?
Ona ulaşmış olabilirler miydi?
Tam bunları düşünürken kapı açıldı.
İçeri dün gece beni kaçıran adamlardan biri girdi.
Bana doğru birkaç adım attı.
“Uyandın.”
Cevap vermedim.
Telefonunu cebinden çıkardı.
Ekrana baktı.
Sonra yüzüme baktı.
“Bir haberimiz var.”
İçimde kötü bir his oluştu.
“Ne haberi?”
Adam birkaç saniye sustu.
Sonra telefonunu bana çevirdi.
Ekranda bir otogar fotoğrafı vardı.
Fotoğrafı görünce kalbim duracak gibi oldu.
Fotoğraftaki kişi...
Kumsal’dı.
Gözlerimi fotoğraftan ayıramadım.
“Bu…”
Adam sözümü kesti.
“Antalya’ya gelmiş.”
Nefesim kesildi.
“Ne?”
“Kumsal Antalya’da.”
Başımı iki yana salladım.
“Hayır… ”
Sesim titredi.
“Buraya gelmemeliydi.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Senin mektubunu okumuş.”
Bir anda her şeyi anladım.
Kumsal mektubu bulmuştu.
Ve benim söylediğim yere gelmişti.
Buraya.
Antalya’ya.
Beni bulmak için.
Sandalyeden kalkmaya çalıştım ama bağlı olduğum için hareket edemedim.
“Onu buraya getirmeyin.”
Adam bana baktı.
“Geç kaldın, Ömer.”
“Ne demek geç kaldım?”
Telefonunu cebine koydu.
“Artık Kumsal da oyunun içinde.”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
“Onu bırakın.”
Adam kapıya doğru yürüdü.
“Bunu biz belirlemiyoruz.”
Kapıyı açtı.
Gitmeden önce arkasını dönüp bana baktı.
“Sen Leyla’nın gerçeğini öğrenmek istedin.”
Bir an durdu.
“Şimdi Kumsal da o gerçeğin peşinden geliyor.”
Kapı kapandı.
Odanın içinde tekrar yalnız kaldım.
Gözlerimi kapattım.
Tek bir düşünce vardı aklımda.
Kumsal Antalya’daydı.
Ve benim yüzümden...
O da tehlikedeydi.
Gözlerimi kapattım.
Kumsal’ın Antalya’da olduğunu düşünmek bile nefesimi kesiyordu.
Buraya gelmemeliydi.
Ben özellikle ona mektup bırakmıştım ama başına böyle bir şey gelsin diye değil.
Sadece gerçeği bulduğumda, eğer bana bir şey olursa nereden başlayacağını bilsin istemiştim.
Ama şimdi...
O da onların dikkatini çekmişti.
Kapının önünden ayak sesleri geldi.
Başımı kaldırdım.
Kapı tekrar açıldı.
Bu kez içeri başka biri girdi.
Yüzünü ilk kez görüyordum.
Elinde bir telefon vardı.
Telefonu masanın üzerine bıraktı.
“Onu gerçekten önemsiyorsun.”
Sesimi çıkarmadım.
Adam telefonun ekranını açtı.
Kumsal’ın bir fotoğrafı vardı.
Antalya Otogarı'nda çıkarken çekilmişti.
Onu görünce içimdeki korku öfkeye dönüştü.
“Onu izlemeyi bırakın.”
Adam güldü.
“Bunu söyleyecek durumda değilsin.”
Adamın sesi soğuktu.
Ama ben susmadım.
“Kumsal’a bir şey olursa…”
Adamın yüzündeki ifade değişti.
“Eğer ona bir şey olursa, bunun hesabını sizden sorarım.”
Bir adım bana doğru yaklaştı.
Ben devam ettim.
“Eğer ona dokunursanız, bu dünyayı sizin başınıza yıkarım —”
Adam elini kaldırdı.
Yanında duran adamlardan birine kısa bir işaret verdi.
Adam hemen yanıma geldi.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum.
Cevap vermedi.
Diğer adam arkamdan yaklaşırken tekrar konuşmaya çalıştım.
"Kumsaldan uzak durun!”
Adam yüzüme baktı.
Sonra sakin bir sesle konuştu.
“Konuşmayı çok seviyorsun anlaşılan.”
Bir saniye durdu.
“Ama artık biraz susma vaktin geldi.”
Yanındaki adam ellerimi daha sıkı tuttu.
Başımı çevirmeye çalıştım ama izin vermediler.
Bir bez çıkardılar.
Ne yapacaklarını anladığımda başımı geri çekmeye çalıştım.
“Hayır…”
Ama çok geçti.
Bez ağzıma bağlandı.
Sesim artık çıkmıyordu.
Sadece boğuk bir nefes verebiliyordum.
Adam birkaç saniye beni izledi.
“Böylesi daha iyi.”
Sonra arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü.
Kapı kapanmadan önce son kez konuştu.
“Merak etme Ömer.”
Durdu.
“Kumsal’a henüz bir şey yapmayacağız şimdilik ama.”
Kapı kapandı.
Odanın içinde yine sessizlik kaldı.
Gözlerimi kapattım.
Kumsal’ın Antalya’ya geldiğini biliyorlardı.
Onu izliyorlardı.
Ve ben burada hiçbir şey yapamıyordum.
-💙-
Telefonu elimde sıkıca tutarak terminalden uzaklaştım.
Bana söylenenleri düşünüyordum.
“Ömer’i bulmak istiyorsan, yalnız gel.”
Bu cümle hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu.
Ama nereye gideceğimi söylememişlerdi.
Sadece beni izlediklerini biliyordum.
Yürümeye devam ettim.
Birkaç metre sonra arkamdan gelen ayak seslerini fark ettim.
Başımı çevirmedim.
Sanki hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam ettim.
Bir süre sonra terminalin karşısındaki küçük bir kafeye girdim.
İçeri girerken camdan dışarı baktım.
Ve onu gördüm.
Siyah tişörtlü bir adam.
Terminalin çıkışının karşısında duruyordu.
Telefonuyla ilgileniyor gibi görünüyordu.
Ama gözleri sürekli bulunduğum tarafa kayıyordu.
İçeri girdim.
En köşedeki masalardan birine oturdum.
Çantamı yanıma bıraktım.
Garson yanıma geldi.
“Ne alırsınız?”
“Bir kahve.”
Sesimin titrememesine dikkat ettim.
Garson uzaklaştı.
Ben ise camdan dışarı bakmaya devam ettim.
Adam hâlâ oradaydı.
Birkaç dakika sonra telefonunu cebine koydu.
Yürümeye başladı.
Kalbim hızlandı.
Ama adam kafeye girmedi.
Sokağın karşısına geçip bir binanın köşesinde durdu.
Kaşlarımı çattım.
Tesadüf değildi.
Beni takip ediyordu.
Çantamın içindeki Ömer'in mektubuna dokundum.
Bir anda aklıma bir şey geldi.
Eğer beni takip ediyorlarsa...
Ben de onları takip edebilirdim.
Kahvem geldi.
Birkaç yudum aldım.
Sonra telefonumu çıkardım.
Ekrana bakıyormuş gibi yaparak camdan dışarı baktım.
Adam hâlâ oradaydı.
Bir süre bekledim.
Sonra ayağa kalktım.
Çantamı omzuma aldım.
Kafeden çıktım.
Yolun karşısına geçtim.
Adamın beni fark etmemesi için başımı öne eğdim.
Yürümeye devam ettim.
Arkamdan gelen adımları duymaya başladığımda artık emindim.
Beni takip ediyordu.
Ama bu kez kaçmayacaktım.
Bir sokağın köşesinde aniden durdum.
Adam da birkaç metre gerimde durdu.
Başımı kaldırıp vitrindeki yansımama baktım.
Adamı camda net bir şekilde görebiliyordum.
Birkaç saniye bekledim.
Sonra yürümeye devam ettim.
Bu kez yönümü bilerek değiştirdim.
Daha kalabalık bir sokağa girdim.
Adam da peşimden geldi.
Kalbim hızla çarpıyordu.
Korkuyordum.
Ama merakım korkumdan daha güçlüydü.
Çünkü artık bir şeyi öğrenmek istiyordum.
Beni neden takip ediyorlardı?
Ve Ömer neredeydi?
Bir süre sonra adamın yanındaki telefonu çıkardığını gördüm.
Birine mesaj yazdı.
Ben de hemen karşımdaki dükkânın önünde durdum.
Telefonumu çıkarıp ekranına baktım.
Adam birkaç saniye sonra yürümeye devam etti.
Ben de onu uzaktan takip ettim.
Sokağın sonuna geldiğinde siyah bir arabanın yanına gitti.
Arka kapıyı açmadı.
Sadece şoför koltuğundaki biriyle konuştu.
Ben olduğum yerde kaldım.
Aralarında birkaç cümle geçti.
Sonra adam arabaya binmeden önce etrafına baktı.
Hemen bir duvarın arkasına geçtim.
Beni görüp görmediğini bilmiyordum.
Birkaç saniye sonra araba hareket etti.
Adam ise başka yöne doğru yürüdü.
Kaşlarımı çattım.
Demek ki tek başına değildi.
Bir arabaları vardı.
Ve başka insanlar da işin içindeydi.
Telefonumu çıkardım.
Az önce gördüğüm aracın plakasını hemen telefonuma not ettim.
Tam o sırada telefonum titredi.
Yeni bir mesaj.
Bilinmeyen numara.
Ekranı açtım.
“Bizi takip ettiğini sanıyorsun.”
Nefesim kesildi.
Bir sonraki mesaj geldi.
“Yanılıyorsun.”
Başımı yavaşça kaldırdım.
Sokağa baktım.
Kimse görünmüyordu.
Telefon yeniden titredi.
“Biz seni istediğimiz yere götürüyoruz.”
Elim titremeye başladı.
Ama bu kez geri adım atmadım.
Telefonu kapattım.
Çantamı omzuma daha sıkı yerleştirdim.
“Öyle mi?”
Kendi kendime fısıldadım.
Sonra siyah arabanın gittiği yöne baktım.
Onların beni nereye götürmek istediğini bilmiyordum.
Ama artık benim de bir planım vardı.
Beni takip ettiklerini biliyordum.
Ben de onları takip edecektim.
Çünkü Ömer'i bulmanın başka bir yolu kalmamıştı.
Aracın arkasından birkaç metre mesafeyi koruyarak yürümeye başladım.
Siyah araç yavaşça ilerledi.
Ben de peşinden gittim.
Nereye gittiğini bilmiyordum.
Ama içimde bir ses, bu aracın beni Ömer’e götüreceğini söylüyordu.
Bir süre ana caddeden ilerledik.
Sonra araç aniden sağa saptı.
Ben de birkaç saniye bekleyip aynı sokağa girdim.
Sokak giderek sessizleşiyordu.
Etrafta neredeyse hiç insan yoktu.
Telefonumu çıkarıp aracın plakasını not ettim.
Tam o sırada siyah araç bir kez daha döndü.
Bu kez daha tenha bir yola girdi.
Adımlarımı yavaşlattım.
Karşımda eski, bakımsız binalar vardı.
Ve birkaç saniye sonra...
Siyah araç, uzakta duran eski bir binanın önünde durdu.
Kalbim hızlandı.
Araçtan iki adam indi.
Etrafı kontrol ettiler.
Sonra binanın büyük demir kapısını açtılar.
Araç içeri girdi.
Kapı tekrar kapandı.
Olduğum yerde kaldım.
Gözlerimi binadan ayıramıyordum.
İçimde garip bir his vardı.
Sanki aradığım cevap...
Tam karşımdaki binanın içindeydi.
Ve ben henüz bilmiyordum ki...
Ömer de o binanın içinde, elleri bağlı ve ağzında beyaz bir bezle karanlık bir odada beni düşünüyordu.
-💙-
Odanın içinde tek başıma kaldığımda ilk yaptığım şey nefesimi toparlamak oldu.
Ağzımdaki beyaz bez yüzünden konuşamıyordum.
Ne bağırabiliyordum...
Ne de yardım isteyebiliyordum.
Ama artık beklemeyecektim.
Başımı yavaşça kaldırıp odayı incelemeye ba şladım.
Gözlerimi her köşede gezdirdim.
Önce sandalyeye baktım.
Oturduğum sandalyenin bir ayağı diğerlerinden daha gevşekti.
Biraz oynattığımda hafif bir gıcırtı çıktı.
Gözlerimi kıstım.
Belki bu işime yarayabilirdi.
Sonra masaya baktım.
Masanın kenarında, kopmuş metal parçanın küçük ve keskin bir ucu dışarı doğru çıkıyordu.
Ellerim bağlı olduğu için ona ulaşmak kolay olmayacaktı.
Ama imkânsız da değildi.
Başımı çevirip kapıya baktım.
Kilidi dışarıdan açıyorlardı.
Her geldiklerinde aynı anahtarı kullanıyorlardı.
Adam kapıyı açıyor...
İçeri giriyor...
Sonra anahtarı tekrar cebine koyuyordu.
Demek ki anahtar onlardaydı.
Ama bir şekilde o anahtara ulaşabilirsem...
Kaçabilirdim.
Sandalyeyi hafifçe oynattım.
Gıcırtı yeniden duyuldu.
Durup kapıya baktım.
Koridordan ses gelmedi.
Tekrar denedim.
Biraz daha.
Sandalyenin gevşek ayağı hareket etti.
Kalbim hızlandı.
Oluyordu.
Tam o sırada koridordan ayak sesleri geldi.
Hemen hareketsiz kaldım.
Kapının önünde durdular.
Anahtar sesi duyuldu.
Ben gözlerimi kapıya diktim.
Kapı açıldı.
İçeri giren adam birkaç saniye beni süzdü.
Ben ise hiçbir şey olmamış gibi başımı öne eğdim.
Adam tekrar çıktı.
Kapı kapandı.
Ayak sesleri uzaklaşınca gözlerimi yeniden sandalyeye çevirdim.
Artık biliyordum.
Buradan çıkmanın bir yolu vardı.
Ve ben o yolu bulacaktım.
Yeniden sandalyenin ayağıyla uğraşırken...
Dışarıdan çok hafif bir ses geldi.
Bir anda durdum.
Başımı kapıya çevirdim.
Nefesimi tuttum.
Birkaç saniye boyunca hiçbir şey duymadım.
Belki de yanılmıştım.
Başımı tekrar önüme eğdim ve ellerimi kurtarmaya çalıştım.
Tam o sırada...
Aynı ses tekrar geldi.
Bu kez daha netti.
Bütün bedenim gerildi.
Gözlerim kapıya kilitlendi.
O sesi tanıyordum.
Bir kadın sesi...
Ve o ses...
Kumsal'a aitti.
Kalbim göğsümün içinde deli gibi çarpmaya başladı.
Kumsal...
Gerçekten burada mıydı?
Olmamalıydı.
Buraya gelmemeliydi.
Onu buraya kadar getiren şeyin ne olduğunu düşünmek bile istemiyordum.
Başımı kapıya doğru çevirdim.
Bütün gücümle bağırmak istedim.
Ama ağzımdaki beyaz bez buna izin vermedi.
Sesim ağzımda boğuldu.
Tekrar denedim.
Bileklerimi iplerden kurtarmaya çalışırken sandalyede çaresizce kıpırdandım.
Kumsal'a seslenmem gerekiyordu.
Onu uyarmam gerekiyordu.
Ama sesim koridora ulaşmıyordu.
Boğazımdan çıkan tek şey anlaşılmayan, boğuk uğultulardı.
Başımı kapıya doğru kaldırdım.
Sanki beni duyabilirmiş gibi tekrar ses çıkarmaya çalıştım.
Ama nafileydi.
Kumsal yalnızca birkaç metre ötedeydi.
Bunu hissediyordum.
Belki de kapının hemen arkasındaydı.
Ama ona ulaşamıyordum.
Ellerim bağlıydı.
Ağzım bağlıydı.
Ve önümde kilitli bir kapı vardı.
İçimde korku büyürken gözlerimi sımsıkı kapattım.
Tek düşündüğüm şey Kumsal'dı.
Buradan gitmeliydi.
Beni bulmaya gelmiş olsa bile...
Bunun bedelini onun ödemesine izin veremezdim.
Yeniden kapıya baktım.
Ve ilk kez...
Buradan kaçmak istememin nedeni sadece kendimi kurtarmak değildi.
Kumsal'ı buradan uzaklaştırmam gerekiyordu.
-💙-
Binanın önünde birkaç saniye daha öylece kaldım.
İçeri girip girmemek arasında kararsızdım.
Tam geri dönmek üzereyken...
Çok hafif bir ses duydum.
Duraksadım.
Başımı binaya doğru çevirdim.
Sessizlik.
Kaşlarımı çattım.
Bir süre dinledim.
Hiçbir şey yoktu.
Belki de rüzgârdı.
Belki de uzaktan gelen bir sesti.
Tam yeniden yürümeye başlayacaktım ki...
Ses tekrar geldi.
Bu kez daha belirgindi.
Boğuk, kesik bir ses.
Sanki biri bir şey söylemeye çalışıyor ama sesi çıkmıyordu.
Kalbim hızlandı.
Olduğum yerde kaldım.
Kısık bir sesle
“Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
Sonra yine...
Boğuk ve kesik ses tekrar geldi.
Gözlerim binanın pencerelerine kaydı.
Bir adım attım.
Sonra bir tane daha.
Ses çok uzaktan gelmiyordu.
Aksine...
Binanın içinden geliyordu.
Nefesimi tuttum.
Bir an için hiçbir şey düşünemedim.
Sonra o boğuk ses yeniden duyuldu.
Bu kez içimde bir şey koptu.
O sesi tanıyordum.
Tam olarak kelimeleri seçemiyordum.
Ama o sesin sahibini biliyordum.
Tekrar kısık bir sesle
“Ömer...?”
Sesim titredi.
Cevap gelmedi.
Ama içeriden yeniden boğuk bir uğultu yükseldi.
Elimi ağzıma götürdüm.
Gözlerim dolmaya başlamıştı.
Ömer buradaydı.
Bunu artık hissediyordum.
Belki de birkaç metre ötemdeydi.
Ve belli ki konuşamıyordu.
Kapıya doğru baktım.
İçeride neler olduğunu bilmiyordum.
Ama artık geri dönmeyecektim.
Ömer beni duyuyorsa...
Ben de onu bulacaktım.
Tam o anda...
Binanın içinden gelen boğuk sesin ardından başka sesler duydum.
Bu kez daha netti.
Ayak sesleri.
Birden fazla kişi yürüyordu.
Sesler giderek yaklaşıyordu.
Olduğum yerde donup kaldım.
Kalbim göğsümde hızla çarpmaya başladı.
Binanın içindeki karanlık koridora baktım.
Birileri geliyordu.
“Ömer...”
İsmini fısıldadım.
Ama içeriden cevap gelmedi.
Ayak sesleri biraz daha yaklaştı.
Ardından metal bir şeyin sürtünmesine benzeyen bir ses duydum.
Kapı mı açılacaktı?
Panikle etrafıma baktım.
Burada daha fazla kalamazdım.
Eğer beni görürlerse...
Ömer'e ulaşmam mümkün olmayabilirdi.
Hemen birkaç adım geriye çekildim.
Ayak sesleri artık çok yakındı.
Binanın girişinden bir gölge geçti.
Nefesimi tuttum.
Sonra ikinci bir gölge...
Bir an daha bekledim.
Ve geri dönüp sessizce uzaklaşmaya başladım.
Adımlarımı hızlandırdım ama koşmadım.
Koşarsam dikkatlerini çekebilirdim.
Binadan birkaç metre uzaklaştıktan sonra arkamı dönüp baktım.
Kimse dışarı çıkmamıştı.
Ama içeride hâlâ hareket vardı.
Ömer oradaydı.
Bundan artık emindim.
Fakat onu kurtarmak için önce ne yapacağımı düşünmem gerekiyordu.
Çantamın askısını sıkıca tuttum.
Ömer'in mektubu hâlâ içindeydi.
Gözlerimi binadan ayırmadan kendi kendime fısıldadım:
“Merak etme Ömer...”
Bir adım daha geriye çekildim.
“Seni orada bırakmayacağım.”
Sonra arkamı dönüp binadan uzaklaştım.
Ama bu kez kaçmıyordum.
Yardım bulmak için gidiyordum.
Çünkü Ömer'i tek başıma kurtarmaya çalışırsam...
İkimizin de o binadan çıkamama ihtimali vardı.
-💙-
Ayak seslerini duyduğum anda bütün bedenim gerildi.
Kumsal...
Buradaydı.
Sesini gerçekten duymuştum.
Onu çağırmaya çalıştım.
Ama ağzımdaki beyaz bez yüzünden sesim boğuk bir uğultudan öteye geçmedi.
Sonra ayak sesleri daha da yaklaştı.
Panikledim.
Kumsal’ın burada olduğunu öğrenirlerse ona ne yapacaklarını düşünmek bile istemiyordum.
Sandalyeyi bütün gücümle geriye doğru ittirdim.
Gıcırtt!
Tam o sırada koridordan bir erkek sesi geldi.
“Bir ses duydun mu?”
Kalbim hızla çarpmaya başladı.
Kumsal kaçmalıydı.
Hemen.
Kapıya baktım.
Anahtar sesi duyuldu.
Şıngırdadı.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım.
Kapı açıldı.
İçeri giren adam doğrudan bana baktı.
Sonra yerdeki sandalyenin konumunu fark etti.
Yüzü değişti.
“Kaçmaya mı çalışıyorsun?”
Cevap veremedim.
Sadece ona baktım.
Ellerim hâlâ arkamdan bağlıydı. Ayaklarım sandalyeye sıkıca bağlanmıştı. Ağzımdaki beyaz bez nefesimi bile zorlaştırıyordu.
Adam bana doğru yürüdü.
Ben ise gözlerimi masanın üzerindeki küçük, sivri metal parçasına kaydırdım.
Hâlâ oradaydı.
Belki de tek şansım oydu.
Ama şimdi değil.
Çünkü Kumsal dışarıdaydı.
Ve eğer bu adamlar onun burada olduğunu anlarsa...
Her şey daha kötü olacaktı.
İçimden tek bir cümle geçti:
Ne olur Kumsal, git.
Ama onu tanıyordum.
Kolay kolay gitmeyecekti.
-💙-
Akşam çoktan çökmüştü.
Otel odasının penceresinden dışarı baktığımda Antalya’nın ışıkları karanlığın içinde tek tek parlıyordu.
Gündüz yaşadıklarım sanki saatler önce değil de günler önce olmuş gibiydi.
Terminal.
Beni arayan o adam.
Siyah gömlekli adam.
Siyah araba.
Ve o eski bina...
En önemlisi de Ömer’in sesi.
Onu gerçekten duymuştum.
Bundan emindim.
Yatağın kenarında bir süre hareketsiz oturdum.
Sonra ayağa kalkıp masanın başına geçtim.
Çantamı açtım.
Ömer’in bana gönderdiği mektubu çıkardım.
Kâğıdı masanın üzerine dikkatlice bıraktım.
Mektubu tekrar okumaya başladım.
Her cümlesini.
Her kelimesini.
Çünkü Ömer bana sadece bir mektup göndermemişti.
Bana bir iz bırakmıştı.
Belki de fark etmediğim bir şey vardı.
Mektubu birkaç kez çevirdim.
Arkasına baktım.
Kenarlarını kontrol ettim.
Sonra kat yerlerini inceledim.
Hiçbir şey yoktu.
Masadaki notlarıma tekrar baktım.
Binanın adresi.
Siyah aracın plakası.
Ömer’in mektubu.
Ve aklımdaki onlarca soru...
Ne kadar düşünürsem düşüneyim, bunu tek başıma çözmem mümkün değildi.
Birine güvenmem gerekiyordu.
Ama kime?
Telefonumu elime aldım.
Rehberdeki isimlere bakarken parmağım bir anda durdu.
Ayaz.
Uzun zamandır görüşmemiştik.
Ama onu tanıyordum.
Hem Ömer’in hem de benim aynı arkadaş grubundan tanıdığımız biriydi.
Antalya’da yaşıyordu.
Üstelik babası başkomiserdi.
Bu ayrıntıyı düşündüğüm anda içimde küçük bir umut oluştu.
Belki de aradığım yardım tam olarak buydu.
Ama Ayaz’a ne anlatacağımı bilmiyordum.
“Ömer kaçırıldı” demek bile yeterince korkunçtu.
Üstelik elimde sadece bir şüphe yoktu.
Ömer’in sesini duymuştum.
Onu bir binada tutuyorlardı.
Ve o insanlara güvenmem için hiçbir sebep yoktu.
Telefon ekranına birkaç saniye baktım.
Sonra Ayaz’ın numarasına bastım.
Telefon çalmaya başladı.
Birinci defa
İkinci defa
Üçüncü defa
Tam kapanacağını düşündüğüm sırada açıldı.
“Alo?”
Ayaz’ın sesini duyunca boğazım düğümlendi.
“Ayaz...”
Sesim titriyordu.
Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.
“Kumsal?”
“Evet.”
“Sen Antalya’da mısın?”
Gözlerimi kapattım.
“Evet. Ama... sana çok önemli bir şey söylemem gerekiyor.”
Ayaz’ın sesi bir anda ciddileşti.
“Ne oldu?”
Derin bir nefes aldım.
“Ömer.”
Karşı tarafta sessizlik oldu.
“Ömer’e ne oldu?”
Gözlerim masanın üzerindeki mektuba kaydı.
“Ömer kayıp değil, Ayaz.”
Sesim titredi.
“Onu kaçırdılar.”
Telefonun diğer ucunda birkaç saniye boyunca hiçbir ses çıkmadı.
Sonra Ayaz ağır bir sesle sordu:
“Emin misin?”
“Eminim.”
“Nasıl?”
“Bugün onu bulduğumu düşündüğüm bir yere gittim.”
“Ne demek düşündüğün?”
“Bir binaya kadar takip ettim.”
Sesim giderek hızlandı.
“İçeriden onun sesini duydum, Ayaz. Ömer oradaydı.”
Ayaz’ın nefesi değişti.
“Sen içeri girdin mi?”
“Hayır.”
“Neden?”
“İçeriden insanların geldiğini duydum. Yakalanmamak için uzaklaştım.”
Kısa bir sessizlik daha oldu.
Sonra Ayaz sordu:
“Binanın adresi sende mi?”
“Evet.”
“Aracın plakası?”
“Onu da aldım.”
Ayaz hiç düşünmeden konuştu.
“Bana hepsini gönder.”
Telefonu kulağımdan biraz uzaklaştırdım.
“Sonra ne olacak?”
Ayaz’ın sesi bu kez çok daha kararlıydı.
“Önce babama anlatacağım.”
İçimde tuttuğum nefesi bıraktım.
Bir an sustum.
Sonra gözlerim doldu.
“Ömer’i bulabilir miyiz?”
Ayaz hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Bulacağız.”
Telefonu kapatmadan önce bir kez daha sordu:
“Kumsal... şu an otelde misin?”
“Evet.”
“Odandan çıkma.”
“Tamam.”
“Ve sakın o binaya tek başına geri dönme.”
Gözlerimi kapattım.
“Tamam, Ayaz.”
Telefon kapandı.
Elimde telefonla birkaç saniye öylece kaldım.
Sonra Ömer’in mektubunu tekrar elime aldım.
Bu kez yalnız değildim.
Artık Ayaz da biliyordu.
Ve Ayaz’ın babası da yakında her şeyi öğrenecekti.
Belki de...
Ömer’e ulaşmanın ilk gerçek adımı nihayet atılmıştı.
Telefonu kapattıktan sonra birkaç dakika masanın başında öylece oturdum.
İlk kez biraz olsun yalnız olmadığımı hissediyordum.
Ama içimdeki korku geçmemişti.
Çünkü Ömer hâlâ o binadaydı.
Ve ben burada, otel odasında oturuyordum.
Telefonumu masaya bıraktım.
Ayağa kalkıp pencerenin önüne gittim.
Perdeyi hafifçe araladım.
Dışarıda hayat normal bir şekilde devam ediyordu.
İnsanlar sokaklarda yürüyordu.
Arabalar geçiyordu.
Restoranların ışıkları yanıyordu.
Kimse Ömer’in nerede olduğunu bilmiyordu.
Kimse onun karanlık bir odada bağlı tutulduğunu bilmiyordu.
Ben biliyordum.
Gözlerimi kapattım.
Ömer’in yüzü gözümün önüne geldi.
“Dayan...”
Tam o sırada telefonum yeniden çaldı.
Ekranda Ayaz’ın adı vardı.
Hemen açtım.
“Ayaz?”
“Benim.”
Sesinden ciddi olduğu belliydi.
“Babamla konuştum.”
Kalbim hızlandı.
“Ne dedi?”
“Önce bana her şeyi baştan anlattırdı.”
“Plakayı da mı?”
“Evet. Binanın yerini de gönderdim.”
Bir an sustu.
Sonra daha alçak bir sesle konuştu.
“Babam o bölgeyi biliyor.”
Kaşlarımı çattım.
“Nasıl yani?”
“Binanın kendisini değil. Ama bulunduğu bölgeyi.”
İçimde garip bir his oluştu.
“Ne söyledi?”
Ayaz birkaç saniye sustu.
“Buranın eskiden kullanılan bazı depoların bulunduğu bir bölge olduğunu söyledi. Yıllardır çoğu bina boşmuş.”
“Peki o bina?”
“Onu araştırıyor.”
Derin bir nefes aldım.
“Ömer’in orada olduğundan emin olabilir miyiz?”
“Sen sesini duyduğunu söyledin.”
“Evet.”
“Bunu babama da söyledim.”
Ayaz’ın sesi biraz daha ciddileşti.
“Babam bana bir şey söyledi.”
“Ne?”
“Eğer Ömer gerçekten oradaysa, içeridekilerin onu başka bir yere götürme ihtimali varmış.”
İçim ürperdi.
“Yani?”
“Yani sabaha kadar beklemek istemiyor.”
Ayağa kalktım.
“Ne yapacak?”
“Önce binayı uzaktan kontrol edecekler.”
“Polis mi?”
“Evet.”
Kalbim hızla atmaya başladı.
“Ben de geleceğim.”
Ayaz hemen karşı çıktı.
“Hayır.”
“Ama Ömer orada.”
“Biliyorum Kumsal.”
“Sadece uzaktan duracağım.”
“Kumsal...”
“Lütfen.”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
Sonunda Ayaz derin bir nefes verdi.
“Babam bunu istemiyor.”
“Ben de Ömer’i orada bırakmak istemiyorum.”
Yine sessizlik.
Sonra Ayaz daha sakin bir sesle konuştu.
“Tamam.”
Şaşırdım.
“Tamam mı?”
“Evet. Ama bir şartla.”
“Neymiş?”
“Benimle geleceksin.”
Bir an düşündüm.
“Olur.”
“Ve ne dersem onu yapacaksın.”
“Binaya yaklaşmak yok.”
“Tek başına hareket etmek yok.”
“Tamam.”
“Ve bir şey ters giderse hiç düşünmeden geri döneceksin.”
Bu kez cevap vermeden önce durdum.
Çünkü bunu yapabileceğimi bilmiyordum.
Ama Ömer için...
“Peki o da Tamam.”
Ayaz kısa bir süre sustu.
“Birazdan seni alacağım.”
“Ne zaman?”
“Yarım saat içinde.”
Telefon kapandı.
Elimde telefonla yatağın kenarına oturdum.
Yarım saat...
Sadece yarım saat sonra Ömer’in tutulduğu binaya yeniden gidecektim.
Ama bu kez yalnız olmayacaktım.
Bu kez yanımda Ayaz olacaktı.
Ve Ayaz’ın başkomiser babası da olayın içindeydi.
Çantamı hazırlamaya başladım.
Telefonumu şarja takılı olduğu yerden aldım.
Ömer’in mektubunu çantama koydum.
Binanın adresinin yazılı olduğu notu aldım.
Plakanın yazılı olduğu kâğıdı da ekledim.
Sonra bir an durdum.
Çantanın fermuarını kapatmadan önce Ömer’in mektubuna son kez baktım.
Parmaklarım kâğıdın üzerinde gezindi.
“Bu gece seni bulacağız ve kurtaracağız.”
Çantayı kapattım.
Ve Ayaz’ı beklemeye başladım.-💙-
Karanlık odada, sandalyeye bağlı bir halde oturuyordum.
Ağzımdaki beyaz bez nefes alıp vermemi zorlaştırıyordu.
Bileklerimdeki ipler her hareket ettiğimde biraz daha canımı yak ıyordu.
Başımı kaldırıp kapıya baktım.
Uzun zamandır kimse gelmemişti.
Bu sessizlik diğerlerinden farklıydı.
Sanki binanın içinde herkes bir şey bekliyordu.
Ben de bekliyordum.
Ama neyi?
Bilmiyordum.
Gözlerimi kapattım.
Kumsal'ın yüzü yine aklıma geldi.
Antalya'ya geldiğini öğrendiğimden beri içimdeki korku bir türlü dinmiyordu.
Buraya gelmemeliydi.
Ama gelmişti.
Ve artık onu buradan uzak tutmanın tek yolu benim buradan çıkmamdı.
Sandalyede hafifçe kıpırdandım.
Gıcırdayan ayak yeniden hareket etti.
Durup kapıya baktım.
Ses yoktu.
Yavaşça başımı masaya çevirdim.
Keskin metal parçası hâlâ oradaydı.
Ellerim bağlı olduğu için ona ulaşmak kolay değildi.
Ama sandalyenin ayağını biraz daha gevşetebilirsem…
Belki ellerimi kurtarabilirdim.
Tam yeniden uğraşmaya başlayacaktım ki koridordan bir ses geldi.
“Hazır mı?”
Başımı kaldırdım.
Başka bir adam cevap verdi.
“Henüz değil.”
“Çabuk olun.”
Adımlar uzaklaştı.
İçime yeniden kötü bir his çöktü.
Bir şey hazırlıyorlardı.
Ama ne?
Beni başka bir yere mi götüreceklerdi?
Yoksa…
Kumsal'la mı ilgiliydi?
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Hayır.
Bunu düşünmek bile istemiyordum.
Ellerimi tekrar hareket ettirdim.
İplerin arasından parmaklarımı kurtarmaya çalıştım.
Canım yanıyordu.
Ama durmadım.
Biraz daha…
Azıcık daha…
Tam o sırada kapının ardından bir telefon sesi duyuldu.
Adamlar konuşmaya başladı.
“Evet.”
Kısa bir sessizlik.
“Ne zaman?”
Bir süre daha dinledi.
Sonra sesi sertleşti.
“Tamam. Haber veririm.”
Telefon kapandı.
Ayak sesleri yeniden yaklaştı.
Ben hemen hareketsiz kaldım.
Kapının kilidi çevrildi.
Kapı açıldı.
İçeri iki adam girdi.
Biri doğrudan bana baktı.
Diğeri odanın köşesinde durdu.
İlk adam yanıma yaklaştı.
Beyaz beze rağmen bir şey söylemeye çalıştım.
Adam beni birkaç saniye izledi.
Sonra sandalyenin ayağına baktı.
“Bunu sen mi yaptın?”
Cevap veremedim.
Gözlerimi ondan kaçırdım.
Adam eğilip sandalyeyi kontrol etti.
Yüzündeki ifade değişti.
“Dikkatli ol.”
Sandalyeyi tekrar yerine itti.
Sonra doğruldu.
“Bir daha denersen…”
Belinde ki silahı gösterdi.
Cümlesini tamamlamadı.
Sadece bana baktı.
Ardından diğer adama döndü.
“Hazırlayın.”
Kalbim hızlandı.
Adamlar odadan çıkmak üzereyken biri durdu.
Telefonuna baktı.
“Bir dakika.”
İkisi de ekrana baktı.
Sonra birbirlerine baktılar.
“Ne oldu?” diye sordu diğeri.
“Bir araç bölgeye yaklaşmış.”
İçimde bir şey durdu.
Araç mı?
Kim?
Adam telefonunu cebine koydu.
“Kontrol edin.”
İkisi birden odadan çıktı.
Kapı yeniden kapandı.
Ben karanlıkta tek başıma kaldım.
Ama bu kez içimde başka bir his vardı.
Belki de…
Belki biri buraya geliyordu.
Belki polis.
Belki de…
Kumsal.
Başımı hemen iki yana salladım.
Hayır.
Kumsal olmamalıydı.
Ne olursa olsun buraya gelmemeliydi.
Gözlerimi kapattım.
İçimden sessizce onun adını söyledim.
Kumsal…
Sonra koridordan çok uzaktan gelen bir ses duydum.
Ardından bir başka ses.
Daha sonra ayak sesleri.
Çok sayıda ayak sesi.
Başımı kaldırdım.
Sesler gittikçe yaklaşıyordu.
Ve ilk kez…
Bu binadaki insanların sesinde korku vardı.
Bir kapı sertçe kapandı.
Bir adam bağırdı:
“Ne oluyor?”
Cevap gelmedi.
Sonra başka bir ses duyuldu.
Daha net.
Daha sert.
“Polis!”
Kalbim göğsümde hızla çarpmaya başladı.
Gözlerimi kapattım.
İçimden tek bir şey geçti.
Kumsal…
Belki de gerçekten gelmişti.
Ama bu kez…
Yanında yalnız değildi.
-💙-
Telefonu kapattığımda birkaç dakika olduğum yerde kaldım.
Ayaz gelmişti.
Çantamı omzuma taktım. Ömer’in mektubunu kontrol ettim.
Hâlâ oradaydı.
Elimi çantanın üzerine koydum.
“Dayan Ömer…”
Kapıyı kilitleyip odadan çıktım.
Asansöre bindim.
Her geçen saniye kalbim daha hızlı atıyordu.
Asansörün kapısı açıldığında otelin girişine çıktım.
Dışarı baktığımda siyah bir polis aracı gördüm.
Aracın yanında Ayaz duruyordu.
Beni görünce hemen yanıma geldi.
“Hazır mısın?”
“Hazırım.”
Ayaz birkaç saniye yüzüme baktı.
“Her şey tamam. Babam ekiple birlikte geliyor.”
Başımı salladım.
“Ömer’i çıkaracağız, değil mi?”
Ayaz’ın yüzü ciddileşti.
“Çıkaracağız.”
O sırada polis aracının sürücü koltuğunda oturan memur camı indirdi.
“Binin. Vakit kaybetmeyelim.”
Ayaz arka kapıyı açtı.
Önce ben bindim.
Ayaz yanıma oturdu.
Kapı kapandığında içimde garip bir his oluştu.
Artık gerçekten gidiyorduk.
Ömer’in olduğu yere.
Araba hareket etti.
Şehrin ışıkları camdan akıp giderken ellerimi birbirine kenetledim.
Ayaz bana döndü.
“Bir şeyi unutma.”
“Neyi?”
“Ne olursa olsun, polisler söylemeden araçtan inmeyeceksin.”
“Tamam.”
“Binaya da yaklaşmayacaksın.”
Bir an sustum.
“Ya Ömer’i görürsem?”
Ayaz gözlerimin içine baktı.
“Onu gördüğünde bile bekleyeceksin.”
Boğazım düğümlendi.
“Çok korkuyorum.”
Ayaz'ın sesi yumuşadı.
“Biliyorum.”
Gözlerimi camdan dışarı çevirdim.
Karanlık sokaklara baktım.
Ömer’in şu an nerede olduğunu düşünüyordum.
Belki hâlâ bağlıydı.
Belki korkuyordu.
Belki de benim geleceğimi umuyordu.
Çantamın içindeki mektuba tekrar dokundum.
“Beni bekle…”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar alçaktı.
Ayaz duymuştu.
“Bekliyor olacak.”
Gözlerim doldu.
“Onu orada bırakmayacağız.”
Ayaz hiç tereddüt etmeden cevap verdi.
“Bırakmayacağız.”
Polis aracı karanlık yolda ilerlemeye devam etti.
Ben ise camdan dışarı bakarken tek bir şeyi düşünüyordum.
Ömer’i bulacaktım.
Bu gece…
Onu oradan çıkaracaktım.
Yaklaşık yirmi dakikalık yoldan sonra
Polis aracı yavaşladı.
Camdan dışarı baktım.
Karşımızda karanlığın içinde yükselen eski bina görünüyordu.
Kalbim bir anda hızlandı.
Ömer…
Ayaz da binaya baktı.
“Burası.”
Boğazım düğümlendi.
“Emin misin?”
“Plaka aynı.”
Araç biraz ileride durdu.
Ayaz kapıyı açacakken polis memuru elini kaldırdı.
“Henüz değil.”
Ayaz başını salladı.
Ben ise gözlerimi binadan ayıramıyordum.
Bir süre sonra uzaktan başka araçların ışıkları göründü.
Polis araçları…
Babası gelmişti.
Araçlar sessizce binanın çevresine dağıldı.
Bir anda her şey değişti.
Polisler araçlardan indi.
Kimse bağırmıyordu.
Herkes dikkatliydi.
Ayaz bana döndü.
“Burada kal.”
Başımı salladım.
Ama içimde korkunç bir his vardı.
Ömer içerideydi.
Ve ben onu birkaç metre ötede bırakıp beklemek zorundaydım.
Sonra…
Ayaz’ın babasının sesi duyuldu.
“Hazır mısınız?”
Polisler silahlarını hazırladı.
Bir anlığına gözlerimi kapattım.
İçimden dua ettim.
Ne olur Ömer'e bir şey olmasın.
Sonra kapılar açıldı.
Polisler h ızla binaya doğru ilerledi.
“POLİS!”
Ses gecenin sessizliğini parçaladı.
“POLİS! KİMSE HAREKET ETMESİN!”
Ben olduğum yerde donup kaldım.
İçeriden ayak sesleri geliyordu.
Bağırışlar…
Koşuşturmalar…
Bir kapının sertçe açılma sesi…
Ayaz hemen yanıma geldi.
“Burada kal.”
Gözlerimi binaya diktim.
“Ya Ömer—”
“Bulacağız.”
Tam o sırada içeriden bir polis çıktı.
Yüzü ciddiydi.
Ayaz’ın babasına doğru koştu.
“Amirim!”
“Ne oldu?”
“Bir erkek bulduk.”
Polisin yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Bağlı.”
Nefesimi tuttum.
Ömer…
Başkomiser hemen bir adım öne çıktı.
“Durum nedir?”
Polis birkaç saniye tereddüt etti.
“Şu an zor durumdayız amirim.”
Başkomiser’in yüzü sertleşti.
“Neden?”
Polis etrafına bakıp sesini alçalttı.
“İçeride yalnız değil.”
Başkomiser kaşlarını çattı.
“Devam et.”
“Adamı bulduğumuz odada silahlı kişiler var. Birkaç kişiyi etkisiz hale getirdik ama…”
Sustu.
Başkomiser’in sesi daha da sertleşti.
“Ama ne?”
Polis derin bir nefes aldı.
“Adamı rehin almışlar amirim.”
Dünyam başıma yıkıldı.
“Ne?”
Kelime ağzımdan istemsizce çıktı.
Ayaz hemen bana döndü.
“Kumsal…”
Polis devam etti.
“Şu an içeride silahlı iki adam daha var. Rehineyi bırakmıyorlar.”
Başkomiser telsizine uzandı.
“Kimse içeriye kontrolsüz girmesin. Rehineyi riske atmayın.”
Ben artık hiçbir şeyi doğru düzgün duyamıyordum.
Tek duyduğum kelime vardı.
Rehine.
Ömer rehin alınmıştı.
Ve içerideydi.
“Ben gidiyorum.”
Ayaz kolumdan tuttu.
“Kumsal, hayır.”
“Ömer içeride!”
“Biliyorum.”
“Bırak beni!”
Kolumu çekip kurtardım.
Başkomiser bizi fark etti.
“Kumsal, kesinlikle binaya girmiyorsun!”
Ama artık düşünemiyordum.
Ömer’in bağlı olduğunu biliyordum.
Silah vardı.
Rehin alınmıştı.
Ve ben burada bekliyordum.
Bir anda koşmaya başladım.
“Kumsal!”
Ayaz arkamdan bağırdı.
Ayak seslerini duydum.
Peşimden geliyordu.
Binanın girişine doğru koşarken kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi.
“Kumsal, dur!”
Durmadım.
Çünkü içeride Ömer vardı.
Ve onu bir kez daha kaybetmeye dayanamazdım.
Ayaz bana yetişti.
Kolumdan tuttu.
“Tek başına girmene izin vermeyeceğim.”
Gözlerim dolu dolu ona baktım.
“Ömer’i orada bırakamam.”
“Bırakmayacağız.”
“Ya ona bir şey yaparlarsa?”
Ayaz’ın yüzündeki korkuyu ilk kez bu kadar açık gördüm.
Ama yine de sakin kalmaya çalışıyordu.
“Ben yanındayım.”
Başımı salladım.
Sonra binanın karanlık girişine baktım.
İçeriden bağırışlar geliyordu.
Bir şey devrildi.
Ardından kısa bir sessizlik oldu.
Ayaz önümde durdu.
“Yanımdan ayrılma.”
Başımı salladım.
“Tamam.”
Ve birlikte binaya girdik.
Ben sadece tek bir şeyi düşünüyordum.
Ömer.
Onu bulacaktım.
Ne pahasına olursa olsun.
-💙-
Kapının dışından gelen sesleri duyduğumda kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
“POLİS!”
Gözlerimi kapattım.
Demek gerçekten gelmişlerdi.
Ama sevinmeye bile fırsatım olmadı.
Ayak sesleri koridorda hızla yaklaşmaya başladı.
Adamlar da bunu fark etmişti.
"Kahretsin!"
“Polis gelmiş!”
“Ne yapacağız?”
“Sus! Rehineyi kontrol edin!”
Sandalyede kıpırdamaya çalıştım.
Ellerim hâlâ arkadan bağlıydı.
Ayaklarım da bağlıydı.
Ağzımdaki beyaz bez yüzünden tek kelime bile söyleyemiyordum.
Kapı bir anda açıldı.
İçeri giren adam bana baktı.
Sonra elindeki silahı kaldırdı.
“Buradan çıkıyoruz.”
Başka biri kapının yanında durdu.
Dışarıdan polislerin sesleri geliyordu.
“Polis! Silahlarınızı bırakın!”
Kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı.
Tam o sırada…
Koridorun diğer ucundan bir ses geldi.
“Kumsal!”
Donup kaldım.
Kumsal.
Gerçekten gelmişti.
Beni bulmuştu.
Gözlerim doldu.
Ama içimdeki sevinç daha birkaç saniye bile sürmedi.
Çünkü adam silahı başıma dayadı.
Korkuyla ona baktım.
Kapının ardından ayak sesleri duyuldu.
Önce Kumsal’ı gördüm.
Kalbim yerinden çıkacak sandım.
Ama hemen arkasında başka biri vardı.
Ayaz.
Gözlerim bir anda büyüdü.
Hayır…
O da mı gelmişti?
Ayaz, Kumsal’ın hemen arkasında duruyordu. Onu korumak için bedenini biraz önüne vermişti.
İçimdeki korku daha da büyüdü.
Başımı hızla iki yana salladım.
Ağzımdaki beyaz bez yüzünden kelimeler çıkmıyordu.
Ayaz bana baktı.
Göz göze geldik.
Beni görünce yüzündeki ifade değişti.
“Kardeşim…”
Bunu duyduğum anda gözlerim doldu.
Ayaz’ın burada ne işi vardı?
Onun da başına bir şey gelebilirdi.
Başımı daha sert salladım.
Git!
Kumsal’ı götür!
Ayaz bir adım atacak oldu.
Ben bütün gücümle sandalyeyi geriye doğru ittim.
Adam silahı başıma daha sıkı dayadı.
Ayaz hemen durdu.
“Kıpırdama.”
Ayaz’ın sesindeki korkuyu duyabiliyordum.
Ama onun korktuğu şey kendisi değildi.
Benden korkuyordu.
Bana bir şey olmasından.
Kumsal ise gözyaşları içinde bana bakıyordu.
“Ömer…”
Gözlerimi Kumsal’dan Ayaz’a çevirdim.
İkisine de anlatmaya çalışıyordum.
Yaklaşmayın.
İkiniz de çıkın buradan.
Ama ağzımdaki bez izin vermiyordu.
Ayaz bunu anlamış gibi bana baktı.
“Tamam…”
Sesi sakindi.
“Tamam Ömer. Seni burada bırakmayacağız.”
Gözlerimi kapattım.
İçimden bir çığlık yükseldi.
Beni bırakın!
Kendinizi kurtarın!
Ayaz tekrar Kumsal’ın önüne geçti.
“Sen arkamda kal.”
Kumsal başını salladı ama gözlerini benden ayırmadı.
Ben Ayaz’a baktım.
Bir anlığına yıllardır tanıdığım bir dosta değil…
Kardeşim gibi gördüğüm birine bakıyormuşum gibi hissettim.
Ve tek istediğim onun da Kumsal gibi bu odadan sağ çıkmasıydı.
Başımı tekrar salladım.
Gözlerimden yaş süzüldü.
Ayaz bunu gördü.
“Dayan.”
Sonra bana doğru bir adım attı.
Adam silahı kaldırdı.
Benim nefesim kesildi.
Ayaz hemen durdu.
Ve o an anladım.
Bu iş artık sadece benim hayatımla ilgili değildi.
Kumsal buradaydı.
Ayaz buradaydı.
Ve onları korumak için elimden hiçbir şey gelmiyordu.
Adam bir anda yanıma yaklaştı.
Elini ağzımdaki beyaz beze uzattı.
Ne yapacağını anladığım anda gözlerim korkuyla açıldı.
Başımı hızla iki yana salladım.
Ama adam durmadı.
Bezi çözüp çekip aldı.
Bir anda ağzım özgür kaldı.
İlk nefesimi güçlükle aldım.
Boğazım yanıyordu.
Ama nefes almak bile umurumda değildi.
“Kumsal…”
Sesim titreyerek çıktı.
Kumsal’ın gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
“Ömer…”
Ona bakarken başımı tekrar iki yana salladım.
“Yaklaşma.”
Sesim neredeyse fısıltıydı.
“Ne olur… yaklaşma.”
Adam silahı hâlâ başıma doğrultmuştu.
Ayaz bir adım atacak gibi oldu.
Hemen ona döndüm.
“Sen de!”
Sesim çatladı.
“Olduğun yerde kal.”
Ayaz durdu.
“Ömer, seni—”
“Hayır!”
Sözünü kestim.
Gözlerim dolmuştu.
“Ne olur…”
Sesim bu kez tamamen kırıldı.
“Bana yaklaşmayın.”
Kumsal ağlamaya başladı.
“Ömer, seni burada bırakamam.”
“Bırakmalısın!”
Bunu söylerken içim parçalandı.
Ama başka çarem yoktu.
“Ne olur Kumsal… git.”
Başımı Ayaz’a çevirdim.
“Onu götür.”
Ayaz’ın gözleri doldu.
“Bunu yapamam.”
“Yap!”
Sesim odanın içinde yankılandı.
Sonra yeniden yumuşadım.
“Lütfen…”
Gözlerimden yaşlar aktı.
“Size bir şey olmasını istemiyorum.”
Kumsal bir adım atmak istedi.
Adam silahı biraz daha kaldırdı.
“Yaklaşma!”
Bu kez sert bir şekilde bağırdım.
Kumsal olduğu yerde kaldı.
Ben ona baktım.
Sanki son kez görüyormuşum gibi.
“Ne olur…”
Dudaklarım titredi.
“Uzak durun benden.”
Başımı çaresizce iki yana salladım.
“Benim için gelmediniz mi zaten?”
Bir an sustum.
“Şimdi… benim yüzümden hiçbirinize bir şey olmasın.”
Ayaz, Kumsal’ın önüne geçti.
Ben ikisine de baktım.
Ve ilk kez gerçekten çaresiz olduğumu hissettim.
Çünkü ellerim bağlıydı.
Ayaklarım bağlıydı.
Ve sevdiğim iki insan birkaç metre önümde duruyordu.
Onları koruyamıyordum.
Sadece yalvarabiliyordum.
Adamın parmağı tetiğin üzerine yerleşti.
Bunu gördüğüm anda içimde bir şey koptu.
“Kumsal…”
Sesim titredi.
Kumsal bana doğru bir adım attı.
“Yaklaşma!”
Çığlığım odada yankılandı.
“Ne olur yaklaşma!”
Ayaz da hareket etmek istedi.
Ona baktım.
“Sen de!”
Gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
“İkiniz de uzak durun!”
Adamın silahı başımdan ayrılmadı.
Bir an Kumsal’a baktım.
Sonra Ayaz’a.
İkisini de son kez görüyormuşum gibi.
“Ne olur…”
Sesim fısıltıya dönüştü.
“Size zarar gelmesini istemiyorum.”
Kumsal başını iki yana salladı.
“Ömer…”
“Git!”
Gözlerimi sımsıkı kapattım.
Tam o anda—
Silah sesi bütün binayı sarstı.
Göğsümde korkunç bir sıcaklık hissettim.
Nefesim kesildi.
Gözlerimi açtığımda dünya bulanıklaşmaya başlamıştı.
Sandalyem geriye doğru devrildi.
Bağlı ellerimle kendimi tutmaya çalıştım.
Başaramadım.
Yere düştüm.
Kumsal’ın adımı haykırdığı çaresiz çığlığını duydum.
“Ömerrr!”
Ayaz’ın sesi onun hemen ardından yükseldi.
“Ambulans çağrın hemen!”
Ama ben artık hiçbirine cevap veremiyordum.
Gözlerim Kumsal’ı aradı.
Onu gördüm.
Ağlıyordu.
Bana doğru koşuyordu.
Dudaklarımı güçlükle kıpırdattım.
“Sen…”
Nefes almakta zorlandım.
“İyi misin?”
Kumsal dizlerinin üzerine çöktü.
“İyiyim.”
Ellerimi tutmaya çalıştı.
“Sen de iyi olacaksın.”
Gözlerimi onun yüzünden ayıramadım.
Sonra Ayaz’ı gördüm.
O da yanımıza çökmüştü.
İkisine baktım.
İçimden geçen tek şey şuydu:
Keşke bana bir şey olsaydı da onlara olmasaydı.
Gözlerim ağırlaşmaya başladı.
Kumsal’ın sesi gittikçe uzaklaşıyordu.
“Ömer… gözlerini kapatma. Lütfen bana bak”
Son duyduğum şey onun titreyen sesiydi.
Sonra…
Bir anda her şey karardı.