top of page

8. BÖLÜM

"İnsan, dünyaya sadece yaşamak için değil, birini çok sevmek için de geliyor."

 

-Sabahattin Ali-

 

Kulaklarına değen bir ninni sesiyle yavaşça gözlerini araladı Ömer. Etrafına bakındı kuşların, çiçeklerin ve böceklerin bulunduğu bir yerdeydi ilerde bir şelalenin olduğunu ve orada birisinin olduğunu fark etti yavaş adımlarla o yöne doğru ilerledi ilerledikçe kulağına gelen ninni sesi daha da belirginleşmeye ve kişinin yüzü belirmeye başladı arkası dönük bir kadındı sesi çok güzeldi kadın yavaşça Ömer'e doğru döndü ve Ömer gördü yüz karşısında öylece kalakaldı boğazına büyük bir yumru oturdu o an her şey durdu kelimeler kifayetsiz kaldı Ömer'in dudaklarından sadece tek bir kelime döküldü. "Anne..." Kadın gülümsedi Ömer'e yaklaştı ve yanağını avucunun içine aldı. "Benim yakışıklı kuzum kocaman olmuşsun." dedi. Ömer o an gözyaşlarını tutamadı ağlamaktan başka hiçbir şey yapamadı. Deli gibi özlemişti annesini. Annesinin sıcak avucu yanağında dururken Ömer, yıllardır içinde biriktirdiği bütün özlemin tek bir anda ortaya çıktığını hissetti.

 

Olduğu yere çömelirken başını annesinin göğsüne yasladı.

 

Kollarını ona sıkıca doladı.

 

Sanki bir daha bırakırsa annesi yeniden yok olacakmış gibi...

 

“Anne...”

 

Sesi çocukluğundaki kadar küçük çıkmıştı.

 

“Çok özledim seni.”

 

Annesi hiçbir şey söylemeden saçlarını okşadı.

 

Ömer'in omuzları titriyordu.

 

“Keşke yanımda olsaydın...” dedi güçlükle. “Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki...”

 

Annesi oğlunun yüzünü ellerinin arasına aldı.

 

“Anlat kuzum.”

 

Ömer gözyaşlarının arasından ona baktı.

 

“Bazen çok yoruluyorum anne.”

 

Annesinin gülümsemesi yavaşça kayboldu.

 

Ama gözlerindeki sıcaklık hiç değişmedi.

 

“Biliyorum.”

 

Ömer şaşkınlıkla baktı.

 

“Nasıl biliyorsun?”

 

Kadın başını hafifçe eğdi.

 

“Çünkü sen ne kadar büyürsen büyü... Benim gözümde hâlâ minik kuzum olarak kalacaksın kuzum."

 

Ömer gözlerini kapattı.

 

“Ben artık eskisi gibi güçlü değilim.”

 

Annesi başparmağıyla yanağındaki gözyaşını sildi.

 

“Güçlü olmak hiç ağlamamak değildir, Ömer.”

 

Ömer sustu.

 

“Bazen insan korkar. Bazen kaybetmekten korkar. Bazen sevdiğini koruyamayacağını düşünür.”

 

Ömer'in aklına Kumsal geldi.

 

Kalbi sıkıştı.

 

“Kumsal...” diye fısıldadı.

 

Annesi onun gözlerinin içine baktı.

 

“Onu çok seviyorsun.”

 

Ömer başını salladı.

 

“Onu kaybetmekten korkuyorum.”

 

Annesi hafifçe gülümsedi.

 

“Sevdiğin birini kaybetmekten korkman, onu ne kadar sevdiğini gösterir. Ama korkunun seni yönetmesine izin verme.”

 

Ömer annesinin ellerini tuttu.

 

“Peki ne yapacağım?”

 

Kadın ona biraz daha yaklaştı.

 

“Uyandığında ilk ne yapmak istiyorsan... onu yap.”

 

Ömer'in kaşları çatıldı.

 

“Uyandığımda mı?”

 

Annesi gülümsedi.

 

“Evet.”

 

Ömer'in içine tarifsiz bir huzursuzluk çöktü.

 

“Anne, sen nereye gidiyorsun?”

 

Kadın cevap vermedi.

 

Ömer onun elini daha sıkı tuttu.

 

“Gitme.”

 

Annesinin yüzündeki gülümseme hüzne dönüştü.

 

“Ben hiçbir yere gitmiyorum.”

 

“Gitme ne olur...”

 

“Ben senin kalbindeyim.Cennetten hep seni izliyorum. ”

 

Ömer'in gözlerinden yeniden yaşlar süzüldü.

 

Annesi alnına bir öpücük kondurdu.

 

“Artık uyanma vaktin geldi, benim yakışıklı kuzum.”

 

“Hayır...”

 

Ömer başını iki yana salladı.

 

“Daha konuşacaktık.”

 

“Konuşacağız.”

 

“Ne zaman?”

 

Annesi birkaç adım geri çekildi.

 

“Beni her özlediğinde...”

 

Şelalenin sesi gittikçe uzaklaşmaya başladı.

 

Çiçeklerin arasından esen rüzgâr şiddetlendi.

 

Ömer annesine doğru koştu.

 

“Anne!”

 

Kadın son kez ona baktı.

 

Ve gülümsedi.

 

“Ömer... Sevdiğini bırakma.”

 

Bir anda her yer beyaza büründü.

 

“ANNE!”

 

Ömer çığlık atarak elini uzattı.

 

Ve tekrar bir karanlığın içine yuvarlandı.

 

-💙-

 

Gözlerimi açtığımda ilk duyduğum şey düzenli bir bip sesiydi.

 

Bip…

 

Bip…

 

Bip…

 

Göz kapaklarım ağırdı.

 

Sanki üzerime tonlarca ağırlık bırakılmıştı.

 

Nefes almaya çalıştım.

 

Göğsümün her hareketinde bedenimin bir yerinde keskin bir ağrı hissediyordum.

 

Kaşlarımı hafifçe çattım.

 

Neredeydim?

 

Başımı çevirmeye çalıştım ama boynum bile bana ait değilmiş gibiydi.

 

Sonra tavandaki beyaz ışığı gördüm.

 

Hastane.

 

Bunu anlamam birkaç saniye sürdü.

 

Elimi kaldırmak istedim.

 

Kaldıramadım.

 

Kolumun üzerinde serum vardı. Göğsümde kablolar, parmağımda küçük bir cihaz…

 

Ve ardından her şeyi hatırladım.

 

O oda…

 

Kumsal…

 

Ayaz…

 

Adamın silahı…

 

Silah sesi…

 

Ve sonra…

 

Karanlık.

 

Gözlerimi bir anda açtım.

 

“Kumsal…”

 

Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.

 

Kapının yanında duran hemşire kısık olan sesimi duydu ve hemen bana döndü.

 

“Uyandınız. Lütfen hareket etmeyin.”

 

“Kumsal…”

 

Bu kez biraz daha yüksek söylemeye çalıştım.

 

Hemşire yanıma yaklaştı.

 

“Şu an dinlenmeniz gerekiyor.”

 

“Kumsal nerede?”

 

Hemşire birkaç saniye sustu.

 

“Yakınınız mı?”

 

Başımı güçlükle salladım.

 

“Evet.”

 

Tam o sırada kapı açıldı.

 

Kumsal içeri girdi.

 

Yüzü solgundu.

 

Gözleri kızarmıştı.

 

Beni gördüğü anda olduğu yerde kaldı.

 

Bir an boyunca hiçbir şey söylemedi.

 

Sonra hızlı adımlarla yatağın yanına geldi.

 

“Ömer…”

 

Sesini duyduğum anda içimde tuttuğum bütün korku bir anda dağıldı.

 

Gözlerimi ona çevirdim.

 

“Buradasın…”

 

Kumsal elimi tuttu.

 

Parmakları titriyordu.

 

“Buradayım.”

 

Elini biraz daha sıkmaya çalıştım.

 

“İyi misin?”

 

Kumsal'ın gözlerinden yaş süzüldü.

 

“Bana bunu sorma. Asıl benim sana bu soruyu sormam lazım."

 

Şaşkınlıkla sordum.

 

"Neden ki"

 

Kumsal gözlerini şaşkın bir şekilde kırpıştırdı.

 

“Çünkü sen vuruldun, Ömer. Bunun farkındasın değil mi? ”

 

“Önemli değil.”

 

“Nasıl önemli değil?”

 

Sesi titredi.

 

“Seni kaybedebilirdim.”

 

O cümleyle birlikte odadaki bütün sesler sanki uzaklaştı.

 

Kumsal'ın elini elimi tuttu.

 

“Bir daha beni böyle korkutma.”

 

Gözlerimi kapattım.

 

Elini bırakmadım.

 

“Bırakmam seni maviş.”

 

Kumsal gözlerimin içine baktı.

 

“Söz mü ketçup?”

 

Gözlerimi açtım.

 

Yorgun ama içten bir gülümsemeyle

 

“Söz mavişim.”

 

Kapının önünde duran doktor sessizce bizi izliyordu.

 

Sonra içeri girdi. Büyük bir ciddiyetle konuşmaya başladı.

 

Kurşun ciddi bir yaralanmaya neden olmasına ramak kalmış göğsünde bir santim daha alt noktasına gelseydi ciddi hasarlara sebep olabilirdi ama kurşunu çıkarmayı başardık ameliyat başarılı geçti. Şimdilik durumunuz stabil.”

 

Kumsal derin bir nefes aldı.

 

Ben ise gözlerimi tekrar ona çevirdim.

 

“Duydun mu?”

 

“Duydum.”

 

“Demek ki…”

 

Yorgun bir gülümseme belirdi yüzümde.

 

“Daha işimiz bitmedi.”

 

Kumsal ağlamaklı bir gülümsemeyle elimi sıktı.

 

“Hiç bitmeyecek.”

 

Ve o an…

 

İlk kez gerçekten hayatta olduğumu hissettim.

 

Doktor son kez bana baktı.

 

“Şimdilik dinlenmesi gerekiyor.”

 

Kumsal başını salladı.

 

Kapı kapanır kapanmaz koridordan gelen ayak seslerini duydum. Gözlerimi kapıya çevirdim. Kumsal da aynı anda kapıya baktı.

 

Birkaç saniye sonra kapı yeniden açıldı.

 

İçeri Ayaz girdi.

 

Arkasında babası vardı.

 

Ayaz’ın yüzündeki endişe, beni gördüğü anda daha da belirginleşti.

 

“Ömer.”

 

Başımıyavaşça ona çevirdim.

 

“İyiyim kardeşim.”

 

Ayaz yatağın yanına yaklaştı.

 

“Bizi nasıl korkuttuğunun farkında mısın?”

 

Yorgun gözlerle ona baktım. Dudaklarımın kenarında hafif bir gülümseme oluştu.

 

“Farkındayım. Bir dahaki sefere korkutma dozunu biraz azaltırım.”

 

Ayaz birkaç saniye yüzüme baktı. Sonra istemsizce güldü.

 

“Şöyle bir durumda bile hala şaka yapabiliyorsun ya…”

 

Gülümsemeyi sürdürdüm.

 

“Demek ki durum o kadar kötü değil.”

 

Ayaz başını iki yana salladı. Gülümsemesine rağmen gözlerindeki endişe hâlâ duruyordu.

 

Benim için çok fazla korkmuşlardı bunu hissediyordum. Kısa bir süre gözlerim odanın etrafında gezindi. Birden Ayaz’ın babası ile göz göze geldik. Bir kaç saniye sonra adam söze girdi. "Geçmiş olsun oğlum.”

 

Başımı hafifçe eğdim.

 

“Sağ olun.”

 

Adam birkaç saniye sustu.

 

Kumsal birkaç saniye daha elimi tuttu. Gözlerimin içine baktı. Sanki söylemek istediği çok şey vardı ama hiçbirini kelimelere dökemiyordu.

 

Sonunda yavaşça ayağa kalktı.

 

“Ben biraz dışarı çıkayım. Hem hemşireden su isteyeceğim.”

 

Başımı hafifçe salladım.

 

“Tamam, mavişim.”

 

Kumsal kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan önce bir kez daha dönüp bana baktı.

 

“Buradayım, tamam mı ketçup?”

 

Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

 

“Tamam mavişim sen merak etme iyiyim ben.”

 

Kumsal kapıyı sessizce kapatıp çıktı.

 

Oda bir anda sessizleşti.

 

Gözlerimi kapıya çevirdim. Ardından tekrar Ayaz’a baktım.

 

Ayaz’ın yüzündeki ifade değişmişti. Az önceki gülümsemesinden eser yoktu.

 

Babası da birkaç saniye boyunca sessizce bana baktı.

 

Sonunda konuştu.

 

“Seni kaçıran kişilerden, seni vuran kişi hariç herkesi yakaladık.”

 

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

 

“Yani… o hâlâ dışarıda.”

 

Adam başını salladı.

 

“Evet.”

 

İçimdeki huzursuzluk yeniden kendini gösterdi.

 

“Kim olduğunu biliyor musunuz?”

 

“Henüz kesin olarak değil.”

 

Ayaz söze girdi.

 

“Ama adam sıradan biri değilmiş.”

 

Gözlerimi ona çevirdim.

 

“Ne demek istiyorsun?”

 

Ayaz bir an sustu.

 

“Kaçışını önceden planlamış. Kameraların görmediği noktaları biliyormuş. Üstelik kullandığı araç da olaydan hemen sonra değiştirilmiş.”

 

Babası devam etti.

 

“Yani seni vurduktan sonra paniğe kapılıp kaçmamış. Nereye gideceğini önceden biliyormuş.”

 

Boğazım düğümlendi.

 

O an silahın patladığı an gözümün önüne geldi.

 

Kumsal…

 

Onun çığlığı…

 

Ve adamın bana bakışı.

 

“Bana bakarken…”

 

Sesim istemsizce kısıldı.

 

“Beni tanıyormuş gibiydi.”

 

Ayaz’ın bakışları sertleşti.

 

“Biz de bundan şüpheleniyoruz.”

 

“Peki neden ben?”

 

Babası birkaç saniye cevap vermedi.

 

Sonra yavaşça konuştu.

 

“Bunu henüz bilmiyoruz.”

 

Başımı yastığa yasladım.

 

Aklımdan geçen tek şey annemdi.

 

Leyla.

 

Onun ölümünü araştırmaya başladığımdan beri karşıma çıkan her şey sanki aynı noktaya çıkıyordu.

 

Eski dosyalar.

 

Kaybolan bilgiler.

 

Bana gönderilen mesajlar.

 

Kaçırılmam.

 

Ve vurulmam.

 

“Bu olayın annemle bir bağlantısı olabilir mi?”

 

Ayaz bana dikkatle baktı.

 

Babası ise bakışlarını birkaç saniye boyunca kaçırdı.

 

Bu sessizlik bile yeterince cevap veriyordu.

 

“Bilmiyoruz,” dedi sonunda. “Ama araştırıyoruz.”

 

İçimde kötü bir his oluştu.

 

“Yakalanan adamlardan biri bir şey söyledi mi?”

 

Ayaz babasına baktı.

 

Babası kısa bir süre düşündü.

 

“Bir şeyler söylediler.”

 

Kalbim hızlandı.

 

“Ne?”

 

“Henüz tamamını çözemedik.”

 

Ayaz sandalyesinde biraz öne eğildi.

 

“Ömer, mesele sadece seni kaçırmaları değil.”

 

Gözlerimi ona çevirdim.

 

“Ne var?”

 

Ayaz’ın sesi iyice alçaldı.

 

“Onlara verilen emirden bahsediyorlar.”

 

“Ne emri?”

 

Babası araya girdi.

 

“Şimdilik bundan fazlasını söylemem doğru olmaz.”

 

“Ben vurulan kişiyim,” dedim. “Bilmem gereken bir şey varsa söyleyin.”

 

Ayaz birkaç saniye sessiz kaldı.

 

Sonra gözlerini doğrudan gözlerime dikti.

 

“Seni susturmaları istenmiş.”

 

Odaya ağır bir sessizlik çöktü.

 

Kalbim göğsümün içinde daha sert çarpmaya başladı.

 

“Ne hakkında susturacaklardı?”

 

Ayaz cevap vermeden önce babasına baktı.

 

Babası bu kez doğrudan bana baktı.

 

“Bunu bulmamız gerekiyor.”

 

Annemin yüzü gözümün önüne geldi.

 

Rüyamda bana söylediği son sözleri hatırladım.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Gözlerimi kısa bir süre kapattım.

 

Kumsal'ın yüzü aklıma geldi.

 

Onu bu işin dışında tutamayacağımı artık biliyordum.

 

Ama onu tehlikeye atmaya da niyetim yoktu.

 

Gözlerimi açtım.

 

“Dosya hâlâ onların aradığı şey olabilir mi?”

 

Ayaz’ın yüzündeki ifade değişti.

 

İşte o an cevabı anladım.

 

Bir şey biliyordu.

 

“Ne oldu?”

 

Ayaz derin bir nefes aldı.

 

“Dosyanın adını söylediklerinde adamlardan biri tepki vermiş.”

 

Kalbim hızlandı.

 

“Ne dedi?”

 

Ayaz birkaç saniye sustu.

 

Sonra tek bir cümle kurdu.

 

“‘Leyla’nın dosyası hâlâ bulunamadı mı?’ dedi.”

 

Nefesim kesildi.

 

Annemin adı…

 

Yıllardır peşinden gittiğim sır…

 

Ve beni öldürmeye çalışan adam.

 

Hepsi aynı noktada birleşiyordu.

 

Artık bunun tesadüf olmadığını biliyordum.

 

Annemin ölümüyle ilgili gerçek, hâlâ birilerinin korktuğu kadar büyüktü.

 

Ve belli ki o gerçek, beni de susturabileceklerini düşündükleri kadar tehlikeliydi.

 

Ayaz’ın babasının söyledikleri hâlâ zihnimde dönüp duruyordu.

 

“Leyla’nın dosyası…”

 

Annemin adı, yıllar sonra yeniden karşıma çıkmıştı.

 

Ayaz’ın babası kapıya doğru yöneldi.

 

“Ben dışarıda birkaç görüşme yapacağım. Siz biraz konuşun.”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Tamam baba.”

 

Adam kapıyı açmadan önce bana döndü.

 

“Sen şimdilik dinlen. Geri kalanını biz halledeceğiz.”

 

“Sağ olun.”

 

Kapı kapandı.

 

Odadaki sessizlik yeniden üzerimize çöktü.

 

Ayaz bir süre hiçbir şey söylemeden bana baktı.

 

Sonra sandalyesini yatağıma biraz daha yaklaştırdı.

 

“İyi misin?”

 

Derin bir nefes aldım.

 

“Fiziksel olarak mı?”

 

Ayaz hafifçe gülümsedi.

 

“İkisi de.”

 

Ben de istemsizce gülümsedim ama aklım hâlâ başka yerdeydi.

 

“Garip bir şey oldu.”

 

Ayaz’ın yüzündeki gülümseme kayboldu.

 

“Ne oldu?”

 

Gözlerimi tavana diktim.

 

"Bir rüya gördüm.”

 

Ayaz sessizce bekledi.

 

“Annem vardı.”

 

Ayaz’ın kaşları hafifçe çatıldı.

 

“Leyla teyze mi?”

 

Başımı salladım.

 

“Evet.”

 

Bir süre konuşamadım.

 

Rüyadaki görüntüler hâlâ o kadar gerçekti ki, gözlerimi kapatsam yeniden görecekmişim gibi hissediyordum.

 

“Bir ninni sesi duydum önce,” dedim yavaşça. “Sonra kendimi bir bahçede buldum.”

 

Ayaz dikkatle dinliyordu.

 

“Her yer çok güzeldi. Çiçekler vardı. Kuşların böceklerin sesleri… Bir de şelale vardı.”

 

Kısa bir süre sustum.

 

“Sonra bir kadın gördüm. Bana sırtı dönüktü. Ninni söylüyordu.”

 

Sesim titredi.

 

“Arkasını döndüğünde… annem olduğunu anladım.”

 

Ayaz hiçbir şey söylemedi.

 

Ben devam ettim.

 

“Yanına gittim. Ona ‘Anne’ dedim.”

 

Boğazımdaki düğümü yutkundum.

 

“Beni görünce yüzüme dokundu.”

 

Gözlerimi kapattım.

 

“‘Benim yakışıklı kuzum kocaman olmuşsun,’ dedi.”

 

Ayaz’ın bakışları yumuşadı.

 

“Sen ne yaptın?”

 

“Ben…”

 

Sesim kırıldı.

 

“Ağladım.”

 

Kısa bir nefes verdim.

 

“Çünkü onu çok özlemişim.”

 

Ayaz başını hafifçe eğdi.

 

“Sonra ne oldu?”

 

“Bana güçlü olmam gerektiğini söyledi.”

 

Annemin rüyadaki sesini hatırladım.

 

“‘Güçlü olmak hiç ağlamamak değildir, Ömer,’ dedi.”

 

Ayaz sessizce dinliyordu.

 

“Sonra bana insanların bazen sevdiklerini kaybetmekten ya da onları koruyamamaktan korktuğunu söyledi.”

 

Ayaz’ın yüzü ciddileşti.

 

“Sen de Kumsal’ı düşündün.”

 

Başımı salladım.

 

“Evet.”

 

Bir an sustum.

 

“Anneme Kumsal’ı kaybetmekten korktuğumu söyledim.”

 

Ayaz derin bir nefes aldı.

 

“Peki annen ne dedi?”

 

Rüyadaki sözleri tekrar hatırladım.

 

“‘Sevdiğin birini kaybetmekten korkman, onu ne kadar sevdiğini gösterir. Ama korkunun seni yönetmesine izin verme,’ dedi.”

 

Ayaz birkaç saniye sessiz kaldı.

 

Ben devam ettim.

 

“Sonra ona ne yapmam gerektiğini sordum.”

 

“Ne dedi?”

 

“‘Uyandığında ilk ne yapmak istiyorsan... onu yap,’ dedi.”

 

Gözlerimi açtım.

 

“Sonra gitmeye başladı.”

 

Ayaz’ın yüzünde hafif bir hüzün belirdi.

 

“Sen?”

 

“Gitmesini istemedim.”

 

Sesim iyice kısıldı.

 

“Arkasından koştum. ‘Anne, gitme,’ dedim.”

 

Bir süre sustum.

 

“Bana kalbimde olduğunu söyledi.”

 

Ayaz gözlerini benden ayırmıyordu.

 

“Sonra alnımdan öptü.”

 

Yutkundum.

 

“Ve bana son bir şey söyledi.”

 

Ayaz bekledi.

 

“Ne söyledi?”

 

Bakışlarımı kapıya çevirdim.

 

Kumsal'ın biraz önce çıktığı kapıya.

 

“‘Ömer... Sevdiğini bırakma.’”

 

Ayaz’ın yüzündeki ifade bir anda değişti.

 

Birkaç saniye boyunca ikimiz de konuşmadık.

 

Sonra Ayaz yavaşça arkasına yaslandı.

 

“Belki de sadece özlediğin için gördüğün bir rüyadır.”

 

“Belki.”

 

Ama içimde bir şey bunun yalnızca bir rüya olmadığını söylüyordu.

 

Annemin sözleri hâlâ kulaklarımdaydı.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Kumsal’ın yüzü gözlerimin önüne geldi.

 

Elini tuttuğum an…

 

Bana “Söz mü ketçup?” deyişi…

 

Gülümsedim.

 

“Ne olursa olsun…”

 

Ayaz bana baktı.

 

“Ne?”

 

Gözlerimi ona çevirdim.

 

“Kumsal’ı yalnız bırakmayacağım.”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Bırakma zaten.”

 

Sonra birkaç saniye sustu.

 

“Çünkü galiba bu işin içinde artık ikiniz de varsınız.”

 

İçimdeki huzursuzluk yeniden büyüdü.

 

Ve annemin son cümlesi, sanki hâlâ kulağımda fısıldıyordu.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Ayaz’ın son söylediği cümleden sonra ikimiz de bir süre sustuk.

 

Tam o sırada kapının kolu hareket etti.

 

İkimiz de aynı anda kapıya baktık.

 

Kapı açıldı ve Kumsal içeri girdi.

 

Elinde bir bardak su vardı.

 

“Geldim.”

 

Bakışları önce bana, sonra Ayaz’a kaydı.

 

“Bir şey mi konuşuyordunuz?”

 

Ayaz’la kısa bir an göz göze geldik.

 

“Yok,” dedim sakin bir sesle. “Öyle oturuyorduk.”

 

Kumsal gözlerini kısarak bize baktı.

 

“Emin misin, ketçup?”

 

İstemeden gülümsedim.

 

“Eminim, mavişim.”

 

Kumsal yatağın yanına gelip suyu komodinin üzerine bıraktı.

 

“Doktor kendini fazla yormaman gerektiğini söyledi.”

 

Ayaz hemen araya girdi.

 

“Ben de aynısını söylüyordum.”

 

Kumsal ona döndü.

 

“Sen de mi doktor oldun Ayaz?”

 

Ayaz güldü.

 

“Yok. Ben sadece arkadaş kontenjanından karışıyorum.”

 

Kumsal başını iki yana salladı.

 

“İkiniz de aynısınız.”

 

Ayaz ayağa kalktı.

 

“Ben biraz dışarı çıkayım. Babamla konuşmam gerekiyor.”

 

Bana baktı.

 

“Sonra yine gelirim.”

 

Başımı salladım.

 

“Tamam.”

 

Ayaz kapıya yöneldi. Çıkmadan önce bana kısa bir bakış attı.

 

O bakışta az önce konuştuğumuz her şey vardı.

 

Ama Kumsal’ın yanında tek kelime etmedi.

 

Kapı kapandığında Kumsal tekrar bana döndü.

 

Elimi tuttu.

 

“Yoruldun mu?”

 

Parmaklarını hafifçe sıktım.

 

“Biraz.”

 

Sandalyeyi yatağımın yanına çekip oturdu.

 

“O zaman dinlen.”

 

Gözlerimi onun yeşil gözlerine çevirdim.

 

Rüyamda annemin söylediği sözler yeniden zihnimde yankılandı.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Kumsal’ın elini biraz daha sıkı tuttum.

 

“Biliyorum.”

 

Kaşlarını hafifçe kaldırdı.

 

“Neyi biliyorsun?”

 

Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

 

“Senin burada olduğunu.”

 

Kumsal da gülümsedi.

 

“Her zaman.”

 

Gözlerimi kapattım.

 

Bu kez korkmuyordum.

 

Çünkü annemin son sözünü anlamıştım.

 

Ne olursa olsun, sevdiğimi bırakmayacaktım.

 

Ve Kumsal’ın elini bırakmadım.

 

-💙-

 

𝟮 𝗚Ü𝗡 𝗦𝗢𝗡𝗥𝗔

 

Gözlerimi açtığımda odanın içine süzülen gün ışığıyla karşılaştım.

 

İki gün önce bu yatakta gözlerimi açtığımda nefes almak bile zor geliyordu.

 

Şimdi ise hâlâ yarım yamalak da olsa doğrulabiliyordum.

 

Elimi göğsümün yan tarafına götürdüm. Ağrı tamamen geçmemişti ama artık dayanılmaz değildi.

 

Tam o sırada kapının açıldığını duydum.

 

Kumsal içeri girdi.

 

Elinde küçük bir çanta vardı.

 

Beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

 

“Günaydın, ketçup.”

 

Gülümsedim.

 

“Günaydın, mavişim.”

 

Kumsal yatağın yanına geldi.

 

“Hazır mısın?”

 

Kaşlarımı kaldırdım.

 

“Neye?”

 

“Taburcu olmaya.”

 

Bir an ne diyeceğimi bilemedim.

 

Gerçekten bugün müydü?

 

“Ciddi misin?”

 

Kumsal başını salladı.

 

“Doktor birazdan gelecek. Son kontrollerini yapacakmış. Sonra da Ayaz’ın babasının bizim için ayarladığı eve gidiyoruz.”

 

“Eve…”

 

Bu kelimeyi söylemek bile garip bir şekilde içimi rahatlattı.

 

İki gündür hastane kokusu, cihaz sesleri ve beyaz duvarların arasındaydım.

 

Artık buradan çıkmak istiyordum.

 

Ama aklımda başka bir şey vardı.

 

“Doktor gerçekten izin verecek mi?”

 

Kumsal kollarını göğsünde birleştirdi.

 

“Evet. Ama bir şartla.”

 

“Ne?”

 

“Dinleneceksin.”

 

Gözlerimi devirdim.

 

“Zaten dinleniyorum.”

 

Kumsal bana şüpheyle baktı.

 

“Ömer.”

 

Güldüm.

 

“Tamam, tamam.”

 

Başımı yastığa yasladım.

 

“Dinleneceğim.”

 

“Ve ilaçlarını düzenli kullanacaksın.”

 

“Peki.”

 

“Yarayı zorlayacak hiçbir şey yapmayacaksın.”

 

“O da kabul.”

 

“Ve—”

 

Dayanamayıp bıkkın bir sitemle sordum.

 

“Daha kaç şart var?”

 

Kumsal gülerek çantasını yatağın yanına bıraktı.

 

“Bilmiyorum. Doktor söyleyecek.”

 

Tam o sırada kapı yeniden açıldı.

 

Doktor içeri girdi.

 

Elindeki dosyaya baktıktan sonra bana yaklaştı.

 

“Nasıl hissediyorsun Ömer?”

 

“Daha iyi.”

 

Doktor birkaç kontrol yaptı. Yarayı kontrol etti, tansiyonuma baktı ve ardından başını salladı.

 

“İyi görünüyorsun.”

 

Kumsal hemen sordu.

 

“Bugün çıkabilir mi?”

 

Doktor gülümsedi.

 

“Evet. Ama söylediklerimi ciddiye almanız gerekiyor.”

 

Kumsal başını hemen salladı.

 

“Alacağız.”

 

Doktor bana baktı.

 

“Özellikle sen.”

 

“Anladım.”

 

“Bir süre ağır iş yok, koşmak yok, kendini zorlamak yok. İlaçlarını aksatmayacaksın. Kontrole de geleceksin.”

 

Başımı salladım.

 

“Tamam.”

 

Doktor dosyasını kapattı.

 

“Birkaç saat içinde taburculuk işlemlerin tamamlanır.”

 

Kumsal’ın yüzündeki gülümseme daha da büyüdü.

 

Ben ise derin bir nefes aldım.

 

Sonunda hastaneden çıkıyordum.

 

Fakat içimde, hastaneden çıkınca her şeyin normale döneceğine dair en ufak bir düşünce bile yoktu.

 

Annemin dosyası hâlâ ortadaydı.

 

Beni vuran kişi hâlâ bulunamamıştı.

 

Ve iki gün önce duyduğum o cümle zihnimde dönüp duruyordu.

 

Leyla’nın dosyası hâlâ bulunamadı mı?

 

Gözlerimi kısa bir süre kapattım.

 

Bu iş henüz bitmemişti.

 

Sadece ben artık hastane yatağında değildim.

 

Kumsal elimi tuttu.

 

“Ne düşünüyorsun?”

 

Gözlerimi açıp ona baktım.

 

“Eve gitmeyi.”

 

Tam olarak gerçeği söylemedim.

 

Çünkü önce iyileşmem gerekiyordu.

 

Sonra annemin geçmişinin peşinden yeniden gidecektim.

 

Ama bu kez yalnız olmayacaktım.

 

Kumsal’ın elini sıktım.

 

Ve içimden sessizce bir söz verdim.

 

Bu hikayenin sonuna kadar birlikte gidecektik.

 

-💙-

 

Birkaç saat sonra taburculuk işlemlerim sonunda tamamlandı.

 

Üzerimde hastane kıyafetleri yerine kendi kıyafetlerim vardı. Aynanın karşısında kendime baktığımda hâlâ biraz solgun görünüyordum ama en azından artık bir hastane yatağında değildim.

 

Kumsal çantamı omzuna takmış, kapının yanında beni bekliyordu.

 

“Hazır mısın?”

 

“Hazırım.”

 

Yataktan kalktığımda göğsümde hafif bir ağrı hissettim.

 

İstemeden yüzümü buruşturdum.

 

Kumsal hemen yanıma geldi.

 

“Yavaş.”

 

“İyiyim.”

 

“Ömer.”

 

Sesindeki uyarıyı duyunca gülümsedim.

 

“Tamam, mavişim. Yavaşım.”

 

Koluma girerek bana destek oldu.

 

Birlikte odadan çıktık.

 

Koridora adım attığım anda iki gün boyunca gördüğüm beyaz duvarlara son kez baktım.

 

Buraya geldiğimde hayatımın ne kadar değişeceğini bilmiyordum.

 

Şimdi ise dışarıda beni bekleyen bambaşka bir hayat vardı.

 

Asansöre doğru ilerlerken Kumsal sessizce yanımda yürüyordu.

 

“Ne düşünüyorsun?” diye sordu.

 

“Bir daha hastaneye gelmemeyi.”

 

Kumsal güldü.

 

“Bence bu konuda ikimiz de aynı fikirdeyiz.”

 

Asansörün kapıları açıldı.

 

İçeri girdik.

 

Kumsal bana baktı.

 

“Yalnız bir şey söyleyeceğim.”

 

“Dinliyorum.”

 

“Doktorun söylediklerini unutursan seni ben yatırırım.”

 

Kaşlarımı kaldırdım.

 

“Beni mi?”

 

“Evet.”

 

“Gücün yeter mi?”

 

Kumsal gözlerini kıstı.

 

“Denemek ister misin?”

 

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

 

Asansörün kapıları açıldığında hastanenin girişine ulaştık.

 

Dışarı çıktığımız anda yüzüme temiz hava çarptı.

 

Derin bir nefes aldım.

 

Hastanenin kapısından uzaklaşırken içimde garip bir his vardı.

 

Sanki iki gün önce burada bırakılan Ömer artık aynı Ömer değildi.

 

Kumsal yanıma geldi.

 

“Elini ver.”

 

Elimi uzattım.

 

Parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.

 

Birlikte otoparka doğru yürümeye başladık.

 

Tam arabaya yaklaşırken birkaç metre ileride Ayaz’ı gördüm.

 

Bizi bekliyordu.

 

Bizi görünce yüzünde rahatlamış bir ifade oluştu.

 

Ayaz bana baktı.

 

“Sonunda çıktın.”

 

“Evet. Beni özledin mi?”

 

Ayaz kaşlarını kaldırdı.

 

“İki gündür başında bekledik, bir de özleyeyim mi?”

 

“Demek özlemişsin.”

 

“Çok konuşma. Daha yeni taburcu oldun.”

 

Kumsal araya girdi.

 

“Bak, bu konuda Ayaz'la aynı fikirdeyim.”

 

İkisine birden baktım.

 

“Harika. Daha arabaya binmeden ittifak kurdunuz.”

 

Kumsal gülerek koluma girdi.

 

“Senin iyiliğin için.”

 

“Ben gayet iyiyim.”

 

Kumsal kaşlarını kaldırdı.

 

“Gerçekten mi?”

 

“Gerçekten.”

 

“Az önce yürürken yüzünü buruşturdun.”

 

“Yara var mavişim. Yüzümü buruşturmam normal.”

 

“Normal olabilir ama yine de yavaş yürüyeceksin.”

 

“Emredersiniz.”

 

Kumsal gözlerini devirdi.

 

Ayaz'ın yanında duran adam hafifçe gülümsedi.

 

“Aracı ben kullanacağım,” dedi. “Babanız beni sizi güvenli eve götürmem için gönderdi.”

 

Başımı salladım.

 

“Tamam.”

 

Ayaz da araca doğru yöneldi.

 

“Ben de sizinle geliyorum.”

 

Kumsal bana baktı.

 

“Bak, şimdi üç kişiyiz.”

 

“Dört,” dedim.

 

Kumsal şaşkınlıkla yüzüme baktı.

 

“Dört?”

 

“Şoförümüzü unuttun.”

 

Kumsal birkaç saniye düşündü.

 

“Doğru.”

 

Ayaz gülerek başını salladı.

 

“Sizin ikinizi aynı arabaya koymak bile başlı başına bir güvenlik riski.”

 

“Ne alaka?” dedim.

 

Kumsal hemen cevap verdi.

 

“Çünkü ketçup beni dinlemiyor.”

 

“Ben seni dinliyorum.”

 

“Hayır.”

 

“Evet.”

 

“Hayır.”

 

“Evet.”

 

Ayaz araya girdi.

 

“Tamam, tamam. Daha arabaya binmeden başladınız.”

 

Kumsal bana bakıp zafer kazanmış gibi gülümsedi.

 

“Gördün mü?”

 

Başımı iki yana salladım.

 

“Seninle tartışılmıyor.”

 

“Çünkü haklıyım.”

 

“Tabii mavişim.”

 

Kumsal kolumu biraz daha sıkı tuttu.

 

“Şimdi arabaya biniyoruz ve sen uslu uslu oturuyorsun.”

 

“Uslu mu?”

 

“Evet.”

 

“Ben çocuk muyum?”

 

“Şu an davranışlarına bakılırsa biraz.”

 

Ayaz kahkahayı bastı.

 

Ona ters ters baktım.

 

“Sen de gülme.”

 

“Ben bir şey demedim.”

 

“Gözlerin söylüyor.”

 

Ayaz hâlâ gülüyordu.

 

Adam arka kapıyı açtı.

 

Kumsal önce arabaya bindi. Ardından bana döndü.

 

“Yavaş.”

 

“Biliyorum.”

 

“Dikkat et.”

 

“Biliyorum.”

 

“Yaranı—”

 

“Onu da biliyorum.”

 

Kumsal dudaklarını büzdü.

 

“Tamam. Bir şey demiyorum.”

 

“İşte böyle.”

 

Tam arabaya binecekken Kumsal elini uzattı.

 

“Gel.”

 

Elini tuttum.

 

Yavaşça koltuğa oturdum.

 

Kumsal hemen yanıma geçti.

 

Ayaz ön koltuğa otururken bana dönüp baktı.

 

“Rahat mısın?”

 

“Evet.”

 

Kumsal hemen cevap verdi.

 

“Değil.”

 

Ona döndüm.

 

“Rahatım.”

 

“Beş dakika sonra ağrım var diyeceksin.”

 

“Demeyeceğim.”

 

“Diyeceksin.”

 

“Demeyeceğim.”

 

Ayaz başını öne çevirdi.

 

“Ben hiçbir şey duymuyorum.”

 

Gülmemek için kendimi zor tuttum.

 

Kumsal da koltuğa yaslandı.

 

Adam kapıları kapatıp sürücü koltuğuna geçti.

 

Motor çalıştı.

 

Araba yavaşça hastanenin önünden ayrılırken Kumsal elimi tuttu.

 

Parmaklarımız birbirine geçti.

 

Başımı ona çevirdim.

 

“Bak, hâlâ buradayım.”

 

Kumsal gözlerime baktı.

 

“Biliyorum.”

 

“E o zaman neden bu kadar endişeleniyorsun?”

 

Bir an sustu.

 

Sonra başını omzuma yasladı.

 

“Çünkü seni kaybetmek istemiyorum.”

 

Gülümsemem yüzümde kaldı.

 

Elini biraz daha sıkı tuttum.

 

“Kaybetmeyeceksin.”

 

Kumsal başını kaldırıp bana baktı.

 

“Söz mü?”

 

“Az önce sana ne dedim?”

 

“Söz mavişim.”

 

Kumsal küçük bir gülümsemeyle tekrar omzuma yaslandı.

 

Ben de başımı koltuğa yasladım.

 

Hastane artık arkamızda kalıyordu.

 

Önümüzde ise yeni bir yer, yeni sorular ve bizi bekleyen başka bir hayat vardı.

 

Ama bu kez yalnız değildim.

 

Kumsal elimden tutuyordu.

 

Ayaz önümüzdeydi.

 

Ve bizi götüren adam, Ayaz'ın babasının emriyle güvenliğimizi sağlıyordu.

 

Şimdilik tek ihtiyacım olan şey buydu.

 

-💙-

 

15 𝘿𝙖𝙠𝙞𝙠𝙖 𝙨𝙤𝙣𝙧𝙖

 

Evin önünde duran arabadan dışarı baktım.

 

Sonunda gelmiştik.

 

Kumsal hemen kemerini çözüp bana döndü.

 

“Yavaş kalk.”

 

“Daha kalkmadım bile.”

 

“Ben yine de söylüyorum.”

 

Gülümsedim.

 

“Sen artık doktorun yardımcısı oldun.”

 

“Sen de söz dinlemeyen hastasısın.”

 

“Hasta olduğumu her fırsatta hatırlatmasan mı?”

 

“Hatırlatacağım.”

 

“Niye?”

 

“Çünkü kendini normal sanıyorsun.”

 

Başımı iki yana salladım.

 

“Başımıza bela oldun be mavişim.”

 

Kumsal gülümseyerek koluma girdi.

 

“Sen de benim başıma bela oldun ketçup.”

 

Ön taraftan Ayaz’ın sesi geldi.

 

“İkiniz de daha arabadan inmeden başladınız.”

 

“Sen karışma Ayaz,” dedim.

 

Ayaz kapısını açıp dışarı çıktı.

 

“Tamam, tamam. Ben gidiyorum.”

 

Kumsal bana destek olarak yavaşça arabadan inmeme yardım etti. Ayağımı yere bastığımda yüzümü buruşturdum.

 

Kumsal hemen fark etti.

 

“Acıdı.”

 

“Biraz.”

 

“Biraz değil mi?”

 

“Tamam, biraz fazla.”

 

“İşte bunu diyorum.”

 

Gülmemek için dudaklarımı bastırdım.

 

“Tamam hemşire hanım. Bir daha şikâyet etmeyeceğim.”

 

“Senin şikâyet etmene gerek yok. Ben yüzünden anlıyorum.”

 

Elimi tuttum.

 

“Peki mavişim.”

 

Birlikte eve doğru yürümeye başladık.

 

Kapının önüne geldiğimizde Kumsal anahtarı çıkardı.

 

Kapıyı açtı.

 

İçeri girdiğimizde tanıdık evin sessizliği üzerimize çöktü.

 

Bir an olduğum yerde durup derin bir nefes aldım.

 

Hastaneden çıkmıştım.

 

Artık evdeydim.

 

Ve en önemlisi…

 

Kumsal yanımdaydı.

 

Kumsal kolumu biraz daha sıkı tuttu.

 

“Hadi ketçup. İçeri.”

 

Gülümsedim.

 

“Emredersin mavişim.”

 

Birlikte eve girdik.

 

Evin kapısından içeri girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey sessizlik oldu.

 

Hastanedeki cihaz sesleri yoktu.

 

Koridorda koşuşturan hemşireler, açılıp kapanan kapılar, ilaç kokusu...

 

Hiçbiri yoktu.

 

Sadece evin sessizliği vardı.

 

Ve Kumsal'ın yanımda olduğunu hissediyordum.

 

Kumsal kolumdan destek almayı bırakmadan beni salona doğru götürdü.

 

“Yavaş.”

 

“Yavaşım zaten.”

 

“Senin yavaş dediğin şeyle benim yavaş dediğim şey aynı değil.”

 

Gülümsedim.

 

“Bence gayet iyi yürüyorum.”

 

Kumsal bana baktı.

 

“İki gün önce vuruldun, Ömer.”

 

“Hatırlıyorum.”

 

“Göğsünden.”

 

“Onu da hatırlıyorum.”

 

“Ve hâlâ normal bir insan gibi davranmıyorsun.”

 

“Normal bir insan gibi davranıyorum.”

 

Kumsal kaşlarını kaldırdı.

 

“Şu an tartışıyor olmamız bile yeterli bir kanıt.”

 

Gülmemek için başımı iki yana salladım.

 

“Tamam. Sen kazandın.”

 

“Biliyorum.”

 

Salondaki koltuğa oturdum.

 

Oturduğum anda göğsümde hafif bir ağrı hissettim.

 

Yüzümü buruşturdum.

 

Kumsal bunu hemen fark etti.

 

“Acıyor.”

 

“Biraz.”

 

“Biraz mı?”

 

“Tamam. Birazdan biraz fazla.”

 

Kumsal derin bir nefes aldı.

 

“İşte bundan korkuyorum.”

 

Yanıma oturdu.

 

“Ne?”

 

“Canın acısa bile söylemiyorsun.”

 

Bir an sustum.

 

Sonra ona baktım.

 

“Çünkü seni daha fazla korkutmak istemiyorum.”

 

Kumsal'ın yüzündeki ifade değişti.

 

“Ömer...”

 

Elini tuttum.

 

“İyiyim, mavişim.”

 

“Bunu söylemen her şeyi düzeltmiyor.”

 

“Biliyorum.”

 

Başını hafifçe eğdi.

 

“Ben seni gerçekten kaybedebileceğimi düşündüm.”

 

Sözleri içime dokundu.

 

Elini biraz daha sıkı tuttum.

 

“Kaybetmeyeceksin.”

 

“Bunu nereden biliyorsun?”

 

Gözlerinin içine baktım.

 

“Çünkü sana söz verdim.”

 

Kumsal birkaç saniye sessiz kaldı.

 

Sonra başını omzuma yasladı.

 

“Bazen senden nefret ediyorum.”

 

Gülümsedim.

 

“Biliyorum.”

 

“Bazen de seni boğmak istiyorum.”

 

Yüzümde büyük bir tebessümle.

 

“Onu da biliyorum.”

 

Kumsal gözlerini devirdi.

 

“Şu halde bile gülebiliyorsun ya... Pes diyorum sana, ketçup.”

 

İstemeden güldüm.

 

“Ne yapayım?” dedim, sesim hâlâ biraz kısık çıkıyordu. “Sen yanımdayken ciddi kalmak biraz zor.”

 

Kumsal’ın yüzündeki gülümseme yavaşça büyüdü.

 

“Bak, yine başladı.”

 

Gülümseyerek ona biraz daha yaklaştım.

 

“Senin varlığın zaten benim için neşe kaynağı, mavişim.”

 

Kumsal bir an sustu.

 

Gözlerimin içine baktı. Yanaklarının hafifçe kızardığını görünce gülümsememi tutamadım.

 

“Ne oldu?” diye sordum.

 

“Hiç.”

 

“Yüzün hiç demiyor ama.”

 

“Sus ketçup.”

 

“Niye?”

 

“Çünkü böyle konuşunca sana kızamıyorum.”

 

Bu kez ben sustum.

 

Elini yavaşça tuttum.

 

“Zaten kızmanı da istemiyorum.”

 

Kumsal parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.

 

“Bazen çok sinir bozucusun.”

 

“Biliyorum.”

 

“Bazen de fazla inatçısın.”

 

Gülümsedim.

 

“Ama?”

 

Kumsal gözlerini kaçırıp belli belirsiz gülümsedi.

 

“Ama seni çok seviyorum, ketçup.”

 

Kalbim o an, aldığım bütün ağrılara rağmen, sanki ilk kez gerçekten rahatladı.

 

Elini biraz daha sıkı tuttum.

 

“Ben de seni çok seviyorum, mavişim.”

 

Ve o an, etrafımızdaki bütün tehlikeler birkaç saniyeliğine yok olmuş gibiydi.

 

Sadece Kumsal vardı.

 

Bir de onun yanındayken yeniden hatırladığım o güzel his...

 

Yaşamanın ne kadar değerli olduğu.

 

Kumsal birkaç saniye daha yanımda oturduktan sonra yavaşça ayağa kalktı.

 

“Sen burada otur.”

 

Kaşlarımı kaldırdım.

 

“Nereye gidiyorsun?”

 

“Yemek hazırlayacağım.”

 

“Yardım edeyim.”

 

Kumsal bana öyle bir baktı ki, daha cümlemi bitirmeden cevabını anlamıştım.

 

“Sen mi yardım edeceksin?”

 

“Evet.”

 

“Ömer."

 

“Tamam, tamam.”

 

Ellerimi havaya kaldırdım.

 

“Ben burada oturuyorum.”

 

“İşte akıllı ketçup.”

 

Gülümseyerek mutfağa doğru yürüdü.

 

Onun uzaklaşmasını izledim.

 

Birkaç saniye koltukta oturmaya çalıştım.

 

Gerçekten çalıştım.

 

Ama aklım mutfakta, gözlerim kapıdaydı.

 

Dayanamadım.

 

Yavaşça ayağa kalktım.

 

Göğsümde hafif bir sızı hissettim.

 

“Ah…”

 

Elimi istemsizce yarama götürdüm.

 

Sonra derin bir nefes aldım.

 

“Tamam Ömer… Yavaş.”

 

Kumsal duymasın diye sessizce mutfağa doğru ilerledim.

 

Kapının önüne geldiğimde durdum.

 

İçeride Kumsal vardı.

 

Saçlarını gelişigüzel toplamıştı. Bir yandan yemek hazırlıyor, bir yandan da kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.

 

Birkaç saniye boyunca öylece kaldım.

 

Sonra ellerimi cebime koyup kapının kenarına yaslandım.

 

Hiçbir şey söylemedim.

 

Sadece onu izledim.

 

Kumsal'ın yüzüne düşen saç tutamını eliyle geriye atışını…

 

Dolabı açıp bir şey ararken kaşlarını çatışını…

 

Arada sırada dudaklarını birbirine bastırıp düşündüğünü…

 

Bütün bunlar bana garip bir şekilde huzur veriyordu.

 

Sanki dünyadaki bütün karmaşa bir anda durmuştu.

 

Leyla'nın dosyası…

 

Beni vuran adam…

 

Tehditler…

 

Hepsi birkaç dakikalığına zihnimden silindi.

 

Geriye sadece Kumsal kaldı.

 

Onu izlerken yüzümde farkında olmadan bir gülümseme oluştu.

 

Tam o sırada Kumsal arkasını döndü.

 

Göz göze geldik.

 

Birkaç saniye bana baktı.

 

Sonra kaşları çatıldı.

 

“Ömer?”

 

Sessizce gülümsedim.

 

“Efendim, mavişim?”

 

Kumsal elindeki kaşığı tezgâha bıraktı.

 

“Sen burada ne yapıyorsun?”

 

“Hiç.”

 

“Hiç mi?”

 

“Evet.”

 

“Sen koltukta oturacaktın.”

 

“Oturdum.”

 

“Sonra?”

 

“Sonra sıkıldım.”

 

Kumsal gözlerini kıstı.

 

“Ve buraya kadar geldin.”

 

Başımı hafifçe salladım.

 

“Evet.”

 

“Yaranı unutup?”

 

“Hayır.”

 

“Ömer.”

 

“Yaramı unutmadım.”

 

Bir an durdum.

 

“Senin burada olduğunu unutmak istemedim sadece.”

 

Kumsal'ın yüzündeki kızgınlık bir anda dağıldı.

 

Bana birkaç saniye boyunca sessizce baktı.

 

“Sen…”

 

“Efendim?”

 

“Bazen gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum.”

 

Gülümsedim.

 

“Ben de seni izlerken ne diyeceğimi bilmiyorum.”

 

Kumsal'ın yanakları hafifçe kızardı.

 

“Beni mi izliyordun?”

 

“Biraz.”

 

“Ne zamandır?”

 

“Bilmiyorum.”

 

Kaşlarını kaldırdı.

 

“Yani?”

 

“Bir süredir.”

 

Kumsal başını iki yana salladı.

 

“Sen gerçekten tuhafsın ketçup.”

 

“Biliyorum maviş.”

 

“Git otur.”

 

“Peki.”

 

“Ömer.”

 

“Efendim?”

 

“Gerçekten git otur.”

 

Gülümseyerek kapıdan ayrılmaya hazırlandım.

 

Tam dönecekken Kumsal seslendi.

 

“Ketçup.”

 

Arkamı döndüm.

 

“Efendim?”

 

Kumsal bana doğru birkaç adım attı.

 

Sonra boynuma sarıldı.

 

Bir an şaşırdım.

 

Ardından kollarımı dikkatlice onun etrafına sardım.

 

Başını göğsüme yasladı.

 

“Beni böyle izlediğini bilmek güzelmiş.”

 

Saçlarını hafifçe okşadım.

 

“Çünkü seni izlemek hoşuma gidiyor.”

 

“Neden?”

 

“Çünkü sen mutlu olduğunda…”

 

Bir an durdum.

 

“Ben de mutlu oluyorum.”

 

Kumsal başını kaldırıp gözlerimin içine baktı.

 

O Yeşil gözlerinde ki parıltı beni yerle bir etti.

 

“Biliyor musun?”

 

“Neyi?”

 

“Senin hayatta olman da benim için aynı şeyi ifade ediyor.”

 

Gülümsedim.

 

“Demek ki birbirimizin neşe kaynağıyız.”

 

Kumsal gülümsedi.

 

“Galiba.”

 

Sonra hafifçe göğsüme dokundu.

 

“Ama şimdi gerçekten otur.”

 

“Emredersin mavişim.”

 

Kumsal tekrar mutfağa döndü.

 

Ben de bu kez itiraz etmeden salona doğru yürüdüm.

 

Ama yüzümdeki gülümseme uzun süre kaybolmadı.

 

Çünkü bazen insanın ihtiyacı olan şey büyük cevaplar değildi.

 

Bazen sadece sevdiği insanın mutfakta yemek hazırlamasını izlemek bile yeterdi.

 

Ve ben o an, hayatımda ilk kez...

 

Bir evin sessizliğini bu kadar güzel buldum.

 

Salona geçip koltuğa oturduktan birkaç dakika sonra kapının açıldığını duydum.

 

Kumsal mutfaktan seslendi.

 

“Ben bakarım.”

 

Ayağa kalkmaya çalıştığım anda göğsümde hafif bir sızı hissettim.

 

“Ah…”

 

Kumsal hemen mutfaktan çıktı.

 

“Ne yaptın sen?”

 

“Hiçbir şey.”

 

“Ömer!”

 

“Tamam, tamam. Kalkmaya çalıştım sadece.”

 

Kumsal başını iki yana sallayarak kapıya yöneldi.

 

“Sen gerçekten söz dinlemiyorsun.”

 

Kapıyı açtığında karşısında Ayaz vardı.

 

“Selam.”

 

Kumsal gülümsedi.

 

“Gel Ayaz.”

 

Ayaz içeri girip bana baktı.

 

“Nasıl, hasta adam?”

 

“Hasta adam değilim.”

 

Ayaz kaşını kaldırdı.

 

“İki gün önce vuruldun.”

 

“Detay.”

 

“Göğsünden.”

 

“Onu da biliyorum.”

 

Ayaz gülerek yanıma geldi.

 

“İşte şimdi daha iyi görünüyorsun.”

 

“Çünkü hastaneden kurtuldum.”

 

Ayaz koltuğun karşısına oturdu.

 

“Bence asıl mesele hastaneden çıkman değil. Burada Kumsal olduğu için hayatta kalma ihtimalin daha yüksek.”

 

Kumsal mutfaktan seslendi.

 

“Bunu ben de söylüyorum.”

 

Ayaz bana baktı.

 

“Gördün mü?”

 

Başımı iki yana salladım.

 

“İkiniz anlaşmışsınız.”

 

Kumsal elinde bir tabakla salona geldi.

 

“Tabii ki anlaştık.”

 

Ayaz tabağa baktı.

 

“Yemek mi yaptın?”

 

“Evet.”

 

Ayaz şaşkınlıkla bana baktı.

 

“Senin için mi?”

 

“Ben yardım etmek istedim ama…”

 

Kumsal hemen sözümü kesti.

 

“Yardım etmek istemedi. Ben mutfağa gittiğimde arkamdan gelip beni izledi.”

 

Ayaz kahkahayı bastı.

 

“Ciddi misin?”

 

“Ne var?”

 

Ayaz başını iki yana salladı.

 

“Sen vurulalı iki gün olmuş. Hâlâ neyin peşindesin.”

 

“Ben sadece kontrol ediyordum.”

 

Kumsal kaşlarını kaldırdı.

 

“Neyi kontrol ediyordun?”

 

“Yemeği.”

 

“Yemeği mi?”

 

“Evet.”

 

Ayaz gülerek başını iki yana salladı.

 

“Ben sizin ilişkinizi anlamaktan vazgeçtim.”

 

Kumsal tabağı masaya bıraktı.

 

“Anlamana gerek yok.”

 

Sonra bana döndü.

 

“Sen otur. Yemeği getiriyorum.”

 

“Tamam.”

 

Kumsal tekrar mutfağa gitti.

 

Ayaz'ın yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

 

Bana doğru biraz eğildi.

 

“Şimdi ciddi bir şey konuşmamız lazım.”

 

Bakışlarımı ona çevirdim.

 

“Dosya mı?”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Evet.”

 

İçimdeki huzur bir anda dağıldı.

 

“Ne öğrendiniz?”

 

Ayaz birkaç saniye sustu.

 

“Babam yakalanan adamlardan biriyle tekrar konuştu.”

 

“Ve?”

 

“Adam hâlâ aynı şeyi söylüyor.”

 

“Leyla'nın dosyasını mı?”

 

“Evet.”

 

Boğazım düğümlendi.

 

“Başka ne söyledi?”

 

Ayaz derin bir nefes aldı.

 

“Dosyanın sadece geçmişte yaşanan bir olayla ilgili olmadığını düşünüyorlar.”

 

Kaşlarımı çattım.

 

“Ne demek istiyorsun?”

 

“Dosyanın içinde bazı isimler varmış.”

 

Kalbim hızlandı.

 

“Kimlerin isimleri?”

 

“Bilmiyoruz. Adam isimleri söylememiş.”

 

“Peki dosya nerede?”

 

Ayaz başını iki yana salladı.

 

“Onu da bilmiyoruz.”

 

Bir süre sessiz kaldım.

 

Annemin yüzü gözümün önüne geldi.

 

Rüyamda bana söylediği sözleri hatırladım.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Sonra Kumsal'ın mutfaktan gelen sesini duydum.

 

Çatal ve tabakların birbirine değen sesi...

 

Ayaz bana baktı.

 

“Bir şey daha var.”

 

“Neymiş?”

 

“Beni en çok düşündüren şey bu.”

 

Bekledim.

 

“Seni vuran adamın dosyaya ulaşmak için seni öldürmek istemiş olabileceğini düşünüyoruz.”

 

Yutkundum.

 

“Yani beni susturmak…”

 

“Dosyayı bulmanı engellemek için olabilir.”

 

Bakışlarımı yere indirdim.

 

“Demek annemin ölümünün arkasında hâlâ saklanan bir şey var.”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Büyük ihtimalle.”

 

Bir süre ikimiz de sustuk.

 

Sonra Ayaz hafifçe omzuma dokundu.

 

“Ama şu an bunu düşünme.”

 

Ona baktım.

 

“Nasıl düşünmeyeyim?”

 

“Çünkü daha yeni hastaneden çıktın.”

 

Gülümsedim.

 

“Bunu Kumsal da söylüyor.”

 

“Çünkü haklı.”

 

Tam o sırada Kumsal salona geldi.

 

“Ne hakkında haklıyım?”

 

Ayaz hemen doğruldu.

 

“Ömer'in dinlenmesi gerektiği konusunda.”

 

Kumsal şüpheyle ikimize baktı.

 

“Kesin mi?”

 

“Kesin.”

 

Ben ikisine baktım.

 

“İkiniz ne ara ortak oldunuz?”

 

Kumsal gülümsedi.

 

“Senin iyiliğin için.”

 

Ayaz ayağa kalktı.

 

“Ben de sofraya yardım edeyim.”

 

Kumsal başını salladı.

 

“Tamam.”

 

Birlikte masayı hazırlamaya başladılar.

 

Ben de yerimden kalkmaya çalıştım.

 

Kumsal anında bana döndü.

 

“Sen otur.”

 

“Ben de yardım edebilirim.”

 

“Hayır.”

 

“Ama—”

 

“Ömer.”

 

Sesindeki ton her şeyi anlatıyordu.

 

“Tamam.”

 

Bir süre sonra masa hazırlandı.

 

Kumsal karşıma oturdu. Ayaz da yanımıza geçti.

 

Masada sıcak yemeklerin kokusu yayılıyordu.

 

Bir an hiçbirimiz konuşmadık.

 

Sanki uzun zamandır ilk kez normal bir akşam geçiriyormuşuz gibi hissettim.

 

Kumsal tabağıma yemek koydu.

 

“Yavaş yiyeceksin.”

 

Ayaz hemen güldü.

 

“Bunu da mı kontrol ediyorsun?”

 

“Evet.”

 

Bana baktı.

 

“Çünkü bu adamın kendi başına bırakılırsa ne yapacağı belli değil.”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Kesinlikle.”

 

“Ben buradayım,” dedim.

 

İkisi aynı anda bana baktı.

 

“Biliyoruz.”

 

İstemeden güldüm.

 

“Harika.”

 

Kumsal tabağımdaki yemeğe baktı.

 

“Çok fazla alma.”

 

“Acıktım.”

 

“İki gündür hastanedesin.”

 

“Tam da bu yüzden acıktım.”

 

Ayaz araya girdi.

 

“Bence bırak yesin.”

 

Kumsal ona baktı.

 

“Sen karışma.”

 

Ayaz ellerini kaldırdı.

 

“Tamam. Ben sustum.”

 

İlk lokmayı aldım.

 

Gerçekten de uzun zamandır yediğim en güzel yemeklerden biriydi.

 

Kumsal bana baktı.

 

“Nasıl?”

 

Bir an durdum.

 

“Güzel.”

 

“Gerçekten mi?”

 

“Gerçekten.”

 

Ayaz da yemeğinden bir lokma aldı.

 

“Bence de güzel olmuş.”

 

Kumsal gülümsedi.

 

“Teşekkür ederim.”

 

Ayaz bana baktı.

 

“Ömer, sen şanslısın.”

 

“Biliyorum.”

 

Kumsal gözlerini devirdi.

 

“İkiniz de susun ve yemeğinizi yiyin.”

 

Ayaz gülmeye başladı.

 

Ben de gülümsedim.

 

Bir süre sonra sohbet daha da normalleşti.

 

Ayaz hastanede yaşananlardan, babasının yaptığı görüşmelerden bahsetti ama konuyu fazla derinleştirmedi.

 

Kumsal ise sürekli benim tabağımı kontrol ediyordu.

 

“Yavaş.”

 

“Yiyorum zaten.”

 

“Çok hızlı yiyorsun.”

 

“Acıktım.”

 

“Yavaş.”

 

“Peki.”

 

Ayaz bize bakıp başını iki yana salladı.

 

“Ben hayatımda böyle bir şey görmedim.”

 

“Neyi?”

 

“Birbirinize aynı anda hem kızıp hem de birbirinizi bu kadar kollamanızı.”

 

Kumsal bana baktı.

 

“Çünkü bu ketçup bazen gerçekten insanı çileden çıkarıyor.”

 

Gülümsedim.

 

“Ama yine de seviyorsun.”

 

Kumsal'ın yüzünde küçük bir gülümseme oluştu.

 

“Maalesef.”

 

“Maalesef mi?”

 

“Evet.”

 

“Ben de seni seviyorum.”

 

Ayaz sandalyesinde geriye yaslandı.

 

“Tamam. Ben yemeğimi sessizce yiyeceğim.”

 

Kumsal güldü.

 

Ben de ona baktım.

 

O an fark ettim.

 

İki gün önce ölümün kıyısından dönmüştüm.

 

Annemin sırrı hâlâ peşimdeydi. Beni vuran adam hâlâ dışarıdaydı. Leyla'nın dosyası hâlâ bulunamamıştı.

 

Ama o akşam...

 

Bir sofranın etrafında oturuyorduk.

 

Kumsal karşımdaydı. Ayaz yanımızdaydı.

 

Ve birkaç dakikalığına hayat normalmiş gibi hissediliyordu.

 

Belki de annemin bana anlatmak istediği şey buydu.

 

Ne olursa olsun...

 

Hayatı yaşamaya devam etmek.

 

Sevdiklerimi yanımda tutmak.

 

Ve korkunun beni yönetmesine izin vermemek.

 

Kumsal bana baktı.

 

“Ne düşünüyorsun?”

 

Gülümsedim.

 

“Hiç.”

 

“Yalan.”

 

Ayaz da bana baktı.

 

“Kesinlikle yalan.”

 

İkisine birden baktım.

 

“İnsan bir dakika yalnız düşünemiyor.”

 

Kumsal gülümsedi.

 

“Hayır.”

 

Ayaz başını salladı.

 

“Artık yalnız değilsin.”

 

O cümle içime işledi.

 

Başımı hafifçe eğdim.

 

“Biliyorum.”

 

Ve yemeğimize devam ettik.

 

-💙-

 

Aradan 1 saat geçmişti.

 

Yemekten sonra bir süre salonda oturmuştuk. Ayaz, her zamanki gibi ortamı biraz olsun neşelendirmeye çalışıyordu. Ben de gülüyordum ama üzerimdeki yorgunluğu saklamak pek mümkün değildi.

 

Kumsal bunu fark etmiş olacak ki gözlerini üzerimden bir an bile ayırmıyordu.

 

Ayaz telefonuna baktı.

 

“Ben artık kaçayım,” dedi. “Babam beni bekliyor.”

 

Kumsal başını salladı.

 

“Tamam. Dikkatli git.”

 

Ayaz ayağa kalktı. Sonra bana dönüp kaşlarını kaldırdı.

 

“Sen de uslu dur.”

 

Kaşlarımı çattım.

 

“Ben ne zaman uslu durmadım?”

 

Ayaz kahkaha attı.

 

“Bugün hastaneden yeni çıkmışken mutfağa kadar gizlice yürüyen adamdan bahsediyoruz.”

 

Kumsal hemen araya girdi.

 

“Bak, ben de aynı şeyi söylüyorum.”

 

“İkiniz birleşip bana karşı cephe aldınız.”

 

“Çünkü haklıyız,” dedi Kumsal.

 

Ayaz kapıya yönelirken bana son kez baktı.

 

“Cidden dinlen, Ömer.”

 

Sesindeki ciddiyeti fark ettim.

 

Başımı salladım.

 

“Merak etme.”

 

Ayaz kapıyı açtı.

 

“İyi geceler, kardeşim.”

 

İstemeden gülümsedim.

 

“İyi geceler.”

 

Ayaz çıktıktan sonra kapı kapandı.

 

Ve ev bir anda sessizleşti.

 

Artık sadece Kumsal ve ben vardık.

 

Kumsal birkaç saniye kapıya baktıktan sonra bana döndü.

 

“Sonunda baş başa kaldık.”

 

Dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

 

“Özlemişim.”

 

Yanıma gelip koltuğa oturdu.

 

“Beni mi?”

 

“Başka kimi özleyeceğim?”

 

Kumsal gülümsedi.

 

Başını omzuma yasladı ama hemen ardından dikkatlice doğruldu.

 

“Pardon. Yarayı unuttum.”

 

Elimi uzatıp onun elini tuttum.

 

“Sen yanımda olduğun sürece hiçbir şeyi dert etmiyorum.”

 

Gözleri gözlerime kilitlendi.

 

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

 

Sonra parmaklarını parmaklarımın arasına geçirdi.

 

“Çok korktum, biliyor musun?”

 

Sesindeki titremeyi duyunca gülümsemem kayboldu.

 

“Biliyorum.”

 

“Hayır, bilmiyorsun.”

 

Başını hafifçe eğdi.

 

“Seni orada öyle gördüğüm an... seni kaybettim sandım.”

 

Elini biraz daha sıkıca tuttum.

 

“Ama kaybetmedin.”

 

“Ya kaybetseydim?”

 

Bu kez cevap vermeden önce birkaç saniye sustum.

 

“Kaybetmeyeceksin.”

 

Gözlerindeki yaşları gördüm.

 

Başparmağımla yanağındaki bir damlayı sildim.

 

“Ben sana söz verdim, mavişim.”

 

Kumsal gözlerini kapattı.

 

“Bir daha beni böyle korkutma.”

 

“Deneyeceğim.”

 

Gözlerini açıp bana baktı.

 

“Deneyeceğim mi?”

 

Gülümsedim.

 

“Tamam. Söz.”

 

Kumsal başını tekrar omzuma yasladı.

 

Ben de başımı onun saçlarına yasladım.

 

Dışarıda gece tamamen çökmüştü.

 

Bir süre hiçbir şey konuşmadık.

 

İlk kez uzun zamandır etrafımızda kimse, hiçbir tehdit, hiçbir soruşturma yokmuş gibi hissettim.

 

Sadece o vardı.

 

Ben vardım.

 

Ve bu bana şimdilik yetiyordu.

 

Kumsal sessizliği bozdu.

 

“Ketçup?”

 

“Söyle mavişim."

 

“Seni seviyorum.”

 

Gülümsedim.

 

“Ben de seni seviyorum, mavişim.”

 

Elimi daha sıkı tuttu.

 

O an anladım.

 

Annemin rüyamda söylediği sözler hâlâ aklımdaydı.

 

Sevdiğini bırakma.

 

Ben de bırakmayacaktım.

 

Ne olursa olsun.

 

Kumsal yanımda sessizce otururken bir süre onu izledim.

 

Gözlerim yüzünde gezindi. Yeşil gözleri, loş ışıkta bile her zamanki gibi dikkatimi çekiyordu.

 

Bir anda seslendim.

 

“Maviş.”

 

Kumsal başını bana çevirdi.

 

“Efendim ketçup?”

 

Dudaklarımın kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.

 

Ona birkaç saniye daha baktım.

 

Sonra, hiç beklemediği bir anda alçak sesle söyledim:

 

“Ti prinadlejiş mne, tolko mne.”

 

Kumsal’ın kaşları hafifçe çatıldı.

 

“Ne dedin?”

 

Gülümsememi bastırmaya çalıştım.

 

“Bir şey demedim.”

 

“Ömer?”

 

“Efendim?”

 

“Az önce ne söyledin?”

 

Başımı iki yana salladım.

 

“Boş ver.”

 

Kumsal şüpheyle gözlerimi süzdü.

 

“Kesin bir şey söyledin.”

 

“Rusça bir şey söyledim sadece.”

 

“Sen Rusça mı biliyorsun?”

 

Bu kez gülümsemem daha da belirginleşti.

 

"Eee bizde boş değiliz maviş.

 

Merakla sordu.

 

"Ne demek?"

 

“Onu söylemeyeceğim.”

 

Kumsal dudaklarını büzdü.

 

“Ketçup!”

 

Kahkaha atmamak için kendimi zor tuttum.

 

“Merak etme, kötü bir şey değil.”

 

“E o zaman söyle!”

 

“Yok.”

 

Kumsal bana biraz daha yaklaştı.

 

“Bir gün öğreneceğim.”

 

Gözlerinin içine bakarken içimden aynı cümleyi tekrar ettim.

 

Ama bu kez söylemedim.

 

Sadece elini tuttum.

 

Ve gülümsedim.

 

Kumsal hâlâ ne söylediğimi anlamaya çalışırken ben sessizce onu izlemeye devam ettim.

 

Çünkü söylediğim cümlenin anlamı, sadece bana ait küçük bir sır olarak kalmalıydı.

 

“Sen bana aitsin, sadece bana.”

 

Kumsal hâlâ söylediğim cümlenin ne anlama geldiğini çözmeye çalışıyordu.

 

Ben ise gözlerimi ondan ayırmadan elini biraz daha sıkı tuttum.

 

Annemin rüyamda söylediği söz yeniden yankılandı zihnimde.

 

“Sevdiğini bırakma.”

 

Başımı hafifçe Kumsal’ın eline yasladım.

 

Onu kaybetmenin ne demek olduğunu düşünmek bile istemiyordum artık.

 

Çünkü ölümün ne kadar yakınımdan geçtiğini görmüştüm.

 

Ve o gece bir kez daha anlamıştım.

 

Hayatta bazı insanlar tesadüfen karşına çıkmazdı.

 

Bazıları, bütün karanlığın içinde yolunu bulabilmen için hayatına girerdi.

 

Kumsal benim yolumu aydınlatan kişiydi.

 

Onu bırakmayacaktım.

 

Ne geçmişte saklanan sırlar yüzünden...

 

Ne annemin dosyasının peşindeki insanlar yüzünden...

 

Ne de karşıma çıkacak başka bir tehlike yüzünden.

 

Gözlerimi kapatırken dudaklarımda küçük bir gülümseme oluştu.

 

İçimden sessizce fısıldadım.

 

“Seni bırakmayacağım, mavişim.”

 

O gece bilmiyordum...

 

Beni bekleyen şeyin, hayatımın şimdiye kadarki en büyük gerçeğini ortaya çıkaracağını.

 

Ama bir şeyi biliyordum.

 

Artık kaçmayacaktım.

 

Çünkü bu kez yalnız değildim.

 

Ve belki de asıl hikâye...

 

Şimdi başlıyordu.

bottom of page